25 Aralık 2009 Cuma

Kendi kuzularınıza nasıl davranılmasını istiyorsanız, başkalarının kuzularına da öyle davranın!


Uzun zamandır gözlemlediğim şeylerden vardığım bir sonuç da, insanlarla buluşma noktalarınızın onlara karşı olan duygularınızı biçimlendiriyor oluşudur. Bu buluşma noktaları önceleri keyifli gelebilir. Mesela yalancı şahitlik yapan birisini düşünelim; Böylesi rezil bir işten para kazandığı için önceleri keyif de alan birisi, sonraları, bedava ve emeksiz kazandığını sandığı para için, aslında büyük bir bedel öder; kendi cinsine-insanlara karşı güvenini yitirir, başkalarının hatta kendileri için yalancı şahitlik yaptığı kişilerin ona saygısı kalmaz ve kendisi de herkesi yalancı olarak görmeye başlar. İnsanlarla buluştuğunuz projeler ve ortak çalışma tarzınız, sizin hayata küsmenize veya hayatla barışık yaşamanıza sebep olabilir. Başka bir tabirle, insanlarla buluşma noktanız birlikte işlediğiniz "yanlışlarsa", kendiniz de bunun bir parçası olduğunuz hâlde ve belki de aslında kendiniz bunun bir parçası olduğunuz için, insanları "günahkâr" olarak görmekten ve onlardan ürkmekten kendinizi alamazsınız.
Ölçüsüz ilişkiler-Acı hayatlar
Sözgelimi, karşı cinsle sınırsız ilişkiler kurmaktan çekinmeyen, bunun için muhataplarının her türlü zaafını kullanan, önceleri bundan keyif alan, ama sonraları yavaş yavaş her kadını günahkâr ve güvenilmez görme eğilimine kapılmış olan erkekler gördüm. Bir kadına gerçekten; içtenlikle aşık olabilmeyi ve güvenebilmeyi deliler gibi istiyorlar, ama bunu bir türlü beceremiyorlardı. Ve ne yazık ki, paradigmaları değişmediği için, yaşadıkları haz gitmiş (mutluluk zaten olmamış) ve onun yerine, kadınlara karşı büyük bir güvensizlik ve acı dolu bir yalnızlık kalmıştı. Kimsecikleri sevemez bir hâle gelmişlerdi! Çünkü sevmek, ama güvenememek veya sevmeyi istemek, ama kırılmaktan ölesiye korkmak, insanın kalbini ve zihnini, kendisi hayalî, ama azabı gerçek olan soyut bir cehenneme atar!

Böyle birisiyle bir sohbetimiz olmuştu. Sohbetimiz sırasında bir kızı olsa, onu üniversiteye göndermeyeceğini, çünkü bazı konularda, ne kızına ne de başka insanlara güvenemeyeceğini söylemişti. Ben de ona şunu sordum: "Ben kızımı üniversiteye gönderme fikrinden ürkmüyorum, ama sen sınırsız bir hayatın sana göre "nimet" olan şeylerini yaşarken, doğmamış olan kızının üniversite öğrencisi olması ve sosyalleşmesi seni ürkütüyor... sence bu endişenin sebebi nedir?" Cevap veremeyince, ben de ona şunu söyledim: "Karşı cinsle ilişkilerinde hâkim olan tarz, seni korkak yapıyor! Hâlbuki benim kızım var, zamanı geldiğinde ve o da istiyorsa, üniversiteye gitmesini isterim. Evet, benim de endişelerim var, ama insanlara olan güvenimi tamamen yitirmedim. Bir yandan da, yetişkin bir birey olarak kızımın bazı yanlış seçimler yapıp bazı bedeller ödemesi ihtimali, düşünmesi benim için acı bir şey olsa da, hayatta yer alan risklerden birisi. Ama her mümkün de vaki olmaz; yani bir şey ihtimal dahili diye, mutlaka gerçekleşmesi de gerekmiyor!" Bilmiyorum cevabımdan ne anladı?
İnsan zihni fotoğraf albümü gibidir
İnsan zihni aslında fotoğraf albümü gibidir ve biz oraya sürekli yeni fotoğraflar koyuyoruz. Bu fotoğrafların güzel olmaları, bizim zihnimize ve kalbimize rahatlık verir. İnsanlarla, hayatla, ailemizle vs. ile ilgili olarak zihnimize girmeleriniz istediğimiz veya izin verdiğimiz fotoğaflar, iç açıcı olmalıdır. Yaşamayı istemediğiniz ve yaşamadığınız şeyleri, görmek veya seyretmek de gereksizdir diye düşünürüm. Bu, insanlarla ilgili olarak da geçerli ve yararlı bir ilkedir. Sözgelimi ben, insanların kötü yanlarına odaklanmış filmleri de seyretmem. Kendimi mi kandırıyorum, hayır? Ben hayatın farkındayım, ama zihnime o görüntüleri yerleştirmekten kaçınıyorum, çünkü daha sonra onların zihnimden yerli-yersiz geçmelerini istemiyorum. Yani içinde olmak istemediğim bir hayatın veya anlayışın seyircisi olmayı da yanlış buluyorum.
Meslekî donanım
İnsanlarla hatalarda buluşmak alışkanlığınız ve bu türden şeyleri seyretmiyorsunuz da, ama mesleğiniz gereği insan hataları ve zaaflarıyla kaçnılmaz olarak karşılaşıyorsanız, bu da özel bir eğitim ve birikim gerektirir. Hatta önemli birer görev olan polislik, avukatlık, psikiyatırlık, hatta esnaflık ve benzeri meslekleri icra eden kişiler çok hassas bir durumdalar. Mesleklerinin doğası gereği insanların zaaflarıyla sıklıkla karşılaşan ve bu türden sorunlarla başa çıkmak durumunda olan kişilerin de, meslekî eğitimleri dışında özel bir eğitime ihtiyaçları vardır. Mesela bir belediye otobüs şoforünün paso göstermeyen bir öğrenciye çok kızdığını görünce şunu düşünmüştüm: "Bu öğrenci pasosunu göstermedi; sonuçta dalgındı ve bu, büyük bir kötülük de değil. Ama bu şoför her gün böyle 40 kişiyi uyarmak zorunda kalıyorsa, çileden çıkabilir!" Pasolarını göstermeyen kişiler de, aslında kötü insanlar değiller, ama şoförün de bir tahammül sınırı vardı. Eğer o şoför, Yunusvarî bir yaklaşımı, yani "Yaratılanı, Yaratan'ın hatırına hoş görme" anlayışını besleyen zıhınsel bır donanıma sahip değilse, işi zor demektir.

Bir okurum bir uzmana gider, acıyla ve göz yaşları içinde geçmişinden söz eder; çünkü bazı çözümler aramaktadır. Fakat bir kaç gün sonra, bu uzman kişiden "gereksiz" telefon mesajları almaya başlar! Karşınızda ruh hâli itibariyle harabe bir hâle gelmiş ve çözüm aramak için komşusuna değil, bir uzmana danışan genç bir insan var ve bu önemli bir sorumluluk demektir. Evet insanlar, işin başında farklı bir amaç besleyemeyebilirler, ama dirençleri zayıfsa kendilerini bir şeylere kaptırabiliyorlar. Yani yolun başındaki düşünce tarzını, yol boyunca da sürdürebilmek de ayrı bir çaba ister. Bunu görmek için sadece meslekî veya teknik altyapıya sahip olmak yetmez, Yunusvarî bir gönle de sahip olmak lazım diye düşünüyorum.

"Yaratılanı Yaratan'dan ötürü hoş görme" anlayışı
Yunus'un "Yaratılanı Yaratan'dan ötürü hoş görme" anlayışının ne denli zarif ve ince bir tutum olduğunu 40'lı yaşlarımda kendime ve diğer insanlara baktıkça daha iyi anlıyorum. Burada ince bir denge var ve bunu tutturmak hem sağlam bir paradigma, hem de hatırı sayılır bir çaba gerektiriyor: İnsanların kusurları olduğunu göreceksiniz; onlardan soğumayacaksınız, onları hoş göreceksiniz, ama onlarla da aynı yola düşmeyeceksiniz veya düşmeye kalkışmayacaksınız! Bir duruşunuz olacak ve bu insanlar, güvendikleri için size yeniden dönüp sığınabilecekler! Zor görünüyor değil mi? Ama sevdiğiniz bir insan, başkasından bu türden bir destek isteseydi, o kişinin nasıl davranmasını beklerdiniz? Sevdiklerinizin karşılarına çıkan kişilerin, sevdiklerinizin zaaflarını giderecek yolları göstermelerini mi, yoksa zaaflarını kullanıp-derinleştirmelerini mi isterdiniz? Eminim bu sorunun cevabını düşünmek, size anlamlı fikirler verecektir.

Unutmayın: Başkalarına iyi davranmak, aslında kendimize ve sevdiklerimize iyi davranmaktır! "Kendinize nasıl davranıyorsanız, başkalarına da öyle davranın!" şeklindeki klasik ve güzel sözü biraz değiştiriyorum: Kendi bebelerinize-kuzularınıza nasıl davranılmasını istiyorsanız, başkalarının bebelerine-kuzularına da öyle davranın! Yaşları ne olursa-olsun, her insan ana kuzusudur ve aslında içinde bir çocuk saklıdır!
---------------
Savaş ŞENEL: Vizyonu, Misyonu ve Değerleri
---------------
Konuyla ilgili film-kitap önerileri yapmak-almak ve yorumlarınız için:
MSN:
savassenel@hotmail.com

Etiketler: , , , ,

0 Yorum:

Yorum Gönder

Kaydol: Kayıt Yorumları [Atom]

<< Ana Sayfa

blogger visitor