13 Şubat 2012 Pazartesi

“HAİN” SATICILAR!


Bir seferinde oğluma bisiklet alma sözü vermiştim. Onun için koyduğum hedefleri yerine getirmiş ve sanıyorum en az bir kere bu bisikleti rüyasında görmüştü. Yani artık eline geçecek olan şeyi sadece istemiyor, aynı zamanda özlüyordu. Derken oğlumu telefonla arayıp onu ofisime davet ettim.

Oğlumla birlikte biraz dolaştıktan sonra, bir mağazaya gittik. Görevli bayan, bize kocaman bir bisiklet gösterdi. Bu bisiklet bizim oğlanın belki 3 sene sonra binebileceği yükseklikte bir bisikletti ve çocuk, ters bir durumda fena düşerdi. Ben bu düşüncelerimi bayana anlatınca, o bana: “Yok yok uygundur” dedi. Bu sefer de ben ona: “Size bir soru: Bu çocuk sizin çocuğunuz olsaydı, ona bu bisikleti alır mıydınız?” dedim. Kadıncağız duraksadı ve: “Tamam ben size depodan başka bir bisiklet getireyim” dedi. Onun depodan getirttiği bisikleti aldık ve bizim bebe de bisikletine kavuşmuş oldu.

Bir seferinde kıymetli bir misafirimle İstiklâl Caddesi’nde dolaşırken, acıktığımızı fark ettik. Misafirimi kendimce güzel bir yerde ağırlamak istiyordum. Bu sırada güzel bir lokantada “Çiğköftemiz bulunmaktadır” yazısını görünce oraya girdik. Neyse siparişlerimizi verdik ve sohbet etmeye başladık. Siparişlerimiz gelince bendenizin hayalleri suya düştü. Çünkü bana çiğköfte diye kısır getirmişlerdi. Emin olmak için, durumu misafirime de sordum ve o da söz konusu olan şeyin kısır olduğunu söyledi. Bunun üzerine garsonu davet ettim ve: “Yahu bu kısır, çiğköfte değil ki!” dedim. Pişkin garsonumuz: “Bu çiğköftedir” dedi. Yanımdaki misafir rahatsız olmasın diye konuyu uzatmadım ve kırk yıllık kısırı çiğköfte niyetiyle yedim.

Bendeniz gittiği yerlerde “arıza” arayan birisi değilim. Sessizce işlerimi halledip gitmek veya sakince yemek yiyip-sohbet etmek isterim. Ayrıca göze batmayı da hiç istemem. Ama çocuğumun boyuna uygun olmayan, onun için tehlikeli olabilecek bir bisikleti bana satmaya uğraşan bir satıcıyı göz ardı edemem. Hâliyle, bana çiğ köfte diye kısırı “yutturmaya” çalışan bir garsona birkaç kelime söylerim. Gittiğim yerlerde, ayın elemanı olmak için, bana yakışmayan bir şeyi satmaya veya istemediğim bir şeyi yedirmeye hazır bulunan kişilerle karşılaşmayı ve onlarla “kapışmayı” ben de istemiyorum. Ama “para” denen şeyi kazanmak kolay değil ve parasını verdiğim şeyin niteliklerine de ben karar vermek isterim. Çünkü ben tüketiciyim.

Dürüst satıcıları her zaman takdir ederim. Öğrencilerime satış sektörüne kenarından köşesinden girmelerini öneririm. Çünkü satış işi sizin, insanları, para kavramını, toplumu hakkıyla tanımanıza yardımcı olur; başarılı olursanız, geliriniz, dolayısıyla seçenekleriniz artar; maddî ve manevî olarak rahatlarsınız. Ama tüketiciyi yanıltarak veya kandırarak “başarılı” olma fikri beni rahatsız ediyor. Seminerlerimde en çok vurguladığım ilkelerden birisi de budur.

Yoksa ben de her gelen öğrenciye İngilizce öğrenmek için neler yapmaları gerektiğini sabırla anlatmak yerine, onlara 6 ayda İngilizce öğretebileceğimi söyleyebilirim ve inanın buna inanan çok kişi çıkar. Çünkü günah ve ütopya kolay pazarlanırmış! Ama ben hayal satarım, ütopya satmam, çünkü hayaller gerçekleşebilirler, fakat ütopyalar, adı üzerinde, gerçekleşemezler!

Bu tür kandırmaca ticaretinin acı örneklerine her depremde tanık oluyoruz. Ve Van’daki elim depremde de aynısını gördük. Çeşitli şekillerde eksik malzeme ve teknik ihmallerle yapılmış olan binaların sebep olduğu fazladan can kayıpları yaşadık. Osmanlı döneminden kalma binalar yıkılmazken, en yeni teknolojiyle yapıldıkları söylenen binalar kâğıt gibi yıkılıyor. Demek ki her inşanın temeli ahlâkmış! İşin acı yanı, bu şekilde binalar yapan kişiler, belki de uzun yıllar başarılı insanlar olarak tanındılar ve kim bilir, belki de hayır işlerine yardım ettikleri için “hayırsever” olarak bilindiler.

Biraz aklı olan herkes takkeyi külâh diye yutturacak birisini veya birilerini bulabilir. Ama herkes ana kuzusudur ve Birisi hepimizi gözetliyor! Yanlış biliyorsam düzeltin…

Yeni bir yazıda görüşmek üzere…

------------------------------

Bu yazıyla ilgili kitap önerim: Todd Duncan: “Satışı Öldürmek”

Bu yazıyla ilgili film önerim: “Jerry Maguire”

Savaş ŞENEL

İngilizce Öğrenim Danışmanı

&

İletişim Danışmanı

-------

Savaş ŞENEL

İngilizce Eğitim Danışmanı

&

İletişim Danışmanı

savassenel@savassenel.com

savassenel@gmail.com

-----------------

İngilizce yabancı dil öğreniminde yardımcı yazılar

Online Dersler-eğitimler

Savaş ŞENEL hakkında bilgi alabileceğiniz linkler
Savaş ŞENEL'in verdiği dersler, eğitimler ve seminerler

Savaş ŞENEL: Vizyonu, Misyonu ve Değerleri

Savaş ŞENEL'in resmî sitesi (Bakımda)

Savaş ŞENEL'in Yazmış veya Tercüme etmiş olduğu kitaplar

Savaş ŞENEL'in seslendirilmiş şiirleri-Yazıları

Savaş ŞENEL'in ortak çalışmalar yaptığı kişiler-kurumlar
(Alfabetik sırayla)
Arıtan Yayınevi
ITEBS: Yurtdışı Eğitim Danışmanlığı
Neden Kitap Yayınevi
Üsküdar.com Haber Sitesi
Yusuf Sert: Dental Hizmetler

Savaş ŞENEL'in yazılarının yer aldığı süreli yayınlar

(Alfabetik sırayla)

Akıllı Bilgi

ITEBS: Yurtdışı Eğitim Danışmanlığı kurumsal web sitesi



Savaş ŞENEL'in Sosyal Medya-Egrup adresleri
Kişisel sayfaları

Savaş ŞENEL'in yazışma adresleri:
savassenel@savassenel.com
savassenel@gmail.com
savassenel@hotmail.com
savassenel@yahoo.com
Skype: savas.senel
---------------


Kitabın İkinci baskısı özel-Cep Boyutunda yapılmıştır.

Etiketler: , ,

Hayattaki Duruşunuzun Kaynağı Nedir? Karar mı yoksa İhmal mi? İnat mı Yoksa Sebat mı?


Kitaplar ve okuma sebepleri

Vaktiyle üniversitede çalışırken, derslerden birisinde, öğrencilere hangi kitapları okuduklarını ve okumakta oldukları kitabı neden okuduklarını soruyordum. Bir öğrencim Kuran-ı Kerim okumayı çok sevdiğini söyledi; ben de ona herkese sorduğum gibi Kuran-ı Kerim’i okumayı neden sevdiğini sordum. Bunun üzerine sınıftaki diğer öğrenciler gülüşmeye başladılar, çünkü onlara göre cevabı belli olan bir soru sormuştum. Soruma muhatap olan öğrencim gayet sakin bir şekilde: “Çünkü tarihî kıssaları seviyorum ve Kuran-ı Kerim’de de tarihî kıssalar var!” dedi. Bu sefer sınıftaki diğer öğrenciler sessizliğe gömüldüler. Çünkü onların beklediklerinden daha farklı bir cevap gelmişti. Soruma muhatap olan öğrencinin Kuran-ı Kerim okumasının tek sebebi elbette bu değildi. Belki arkadaşlarını şaşırtmak istedi belki de kendisi için önemli ve ilginç olan bir sebebi vurgulamak istedi; bilemiyorum.

Bir şeyi neden yaparız veya yapmayız?

Öğrencilerim, arkadaşlarım veya çocuklarım yaptıkları veya yapmadıkları bir şeyden söz ettiklerinde, zaman ve zemin uygunsa, o şeyi yapmalarının veya yapmamalarının sebeplerini sorarım. Mesela birisi sigara kullanmadığını söylediği zaman, hiç kimse bunun sebebini sormaz. Ama ben sorarım. Çünkü muhatabımın yapmadığı şeyi neden yapmadığının farkında olmasını arzu ederim. Ayrıca ve daha da önemlisi konuyla ilgili olarak çok önemsediği ve kişisel bir sebebi olup-olmadığını anlamak isterim. Yine bir öğrencim kitap okumayı sevdiğini söylerse, ona sebeplerini sorarım; “Bunu da soracak ne var? Kitap okumanın ne kadar iyi olduğunu herkes biliyor!” demem.

Çünkü her zaman ilginç, farklı veya oldukça kişisel bir cevap gelebilir. Cevaplar konusunda Tahminlerim olur; ama en iyisi sormaktır. Onlara sorular sormamın diğer bir sebebi de, onlarda konuyla ilgili olarak bir farkındalık olmasını isteyişimdir. Çünkü bir kişinin, bir şeyi neden yaptığı veya neden yapmadığı konusunda net bir sebebi yoksa, o şeyi “sadece” yapıyor veya yapmıyor olması, yalnızca temelsiz bir alışkanlık veya belki de bir “inat” hâli olabilir. Ama konuyla ilgili sebepleri varsa, bir şeyi yapıyor veya yapmıyor olmamak, bir karar ve bir sebat durumu inşa eder.

Genel ve kişisel sebepler

Konuyla ilgili olarak kişisel bir sebep olması da o konudan keyif alınmasını ve kişinin kendi kararına karşı duygusal anlamda ilintili olması anlamına gelir. Mesela “fast food” yemeyen birisine neden “fast food” yemediğini sorarım. Sözgelimi o bana “fast food sağlığa zararlı” derse, daha kişisel olan başka bir sebep daha bulmasını söylerim ve sözgelimi: “Bende kilo yapıyor ve ben fazla kiloyu sevmem” gibi bir cevap alırım. Eğer: “Bende kilo yapıyor ve ben fazla kiloyu sevmem” gibi bir cevabı önce verirse, onun daha genel sebep bulmaya da teşvik ederim. Çünkü kişisel sebeplerin de yeterli olmadığı durumlar vardır. Sözgelimi sigarayı “masraflı” olduğu için bırakan birisi, gelir durumu düzeldiğinde veya kendisi daha varlıklı bir hâle geldiğinde sigara içmeye yeniden başlayabilir. Ama sigaraya verilen paranın “israf” olduğuna inanan ve daha genel bir sebebi olan kişi, zengin olsa da sigara içmez veya gönül rahatlığıyla içemez.

Yüksek Adanmışlık Düzeyi

Dolayısıyla sözgelimi alkol almıyorsunuz ve “haram olduğu için almıyorum” diyorsunuz; fakat yine de kişisel bir sebep daha bulmanızda yarar var. Mesela: “Alkol kötü kokmama sebep oluyor” derseniz, bu konuda çift dikiş atmış olursunuz. İslamî bir paradigmaya sahip olan okurlarım (“dindar okurlarım” demiyorum, çünkü İslamiyet olmasa bile, herkes bir sistemin dindarıdır): “Mühim olan Allah rızası için yapmak veya yapmamak; haramsa bitmiştir!” diyebilirler. Fakat bu bahsedilen düzey çok yüksek bir adanmışlık düzeyidir ve böyle bir düzeyde bir adanmışlığa sahip olana kadar, her şeyle kişisel bir bağ kurmanız gerekir. Bunun başka ve önemli olan diğer bir yararı da, bir konudan alabileceğiniz ve hakkınız olan bir keyfi de almalısınız. Bize “çile kültürü” yanlış bir şekilde öğretilmiştir. Bazı hayatî konularda ve görevlerde herhangi bir keyif veya ücret beklemezsiniz. Ama bir süreçten keyif almak mümkün ve de masum bir haksa, neden ondan keyif almayalım? Sizin kendi masum haklarınızdan vazgeçip, kendinize sıkıntı vermenize gerek yok. Zaten hayatta bir şeyleri inşa etmek için çalışırken, sıkıntılı anlar da sizi ziyaret edecektir.

Sağlam Sebepleri olan kişiler sıkı dururlar!

Çevrenizdeki kişilere rehberlik ederken, onların genel sebepler yanında kendilerine has sebepler de bulmalarına yardımcı olmanızı öneririm. Daha önce de belirttiğim gibi, hayatta hiçbir beklentiyi veya keyfi düşünmeden ve bütün varlığınızı ortaya koymanız gereken anlar vardır. Tarihimiz bu tavrın örnekleriyle doludur. Bununla birlikte, sözgelimi bir öğrencinin sadece küresel-global dengeler gerektirdiği için İngilizce öğrenmesi yerine, İngilizceyi şahsen hoşuna giden bir etkinliğe de vesile kılması çok büyük yararlar sağlamaktadır. Sözgelimi İngilizce yemek tarifleri okuyabilmeyi de İngilizce öğrenme sebepleri arasında tanımlaması çok daha verimli olmaktadır.

Sebepleriniz, her zorlu işteki kaldıraçlarınızdır: İki tür kaldıracı da kullanın; Bir konuda hem genel hem de kişisel sebebiniz veya sebepleriniz olsun derim.

-------

Savaş ŞENEL

İngilizce Eğitim Danışmanı

&

İletişim Danışmanı

savassenel@savassenel.com

savassenel@gmail.com

-----------------

İngilizce yabancı dil öğreniminde yardımcı yazılar

Online Dersler-eğitimler

Savaş ŞENEL hakkında bilgi alabileceğiniz linkler
Savaş ŞENEL'in verdiği dersler, eğitimler ve seminerler

Savaş ŞENEL: Vizyonu, Misyonu ve Değerleri

Savaş ŞENEL'in resmî sitesi (Bakımda)

Savaş ŞENEL'in Yazmış veya Tercüme etmiş olduğu kitaplar

Savaş ŞENEL'in seslendirilmiş şiirleri-Yazıları

Savaş ŞENEL'in ortak çalışmalar yaptığı kişiler-kurumlar
(Alfabetik sırayla)
Arıtan Yayınevi
ITEBS: Yurtdışı Eğitim Danışmanlığı
Neden Kitap Yayınevi
Üsküdar.com Haber Sitesi
Yusuf Sert: Dental Hizmetler

Savaş ŞENEL'in yazılarının yer aldığı süreli yayınlar

(Alfabetik sırayla)

Akıllı Bilgi

ITEBS: Yurtdışı Eğitim Danışmanlığı kurumsal web sitesi



Savaş ŞENEL'in Sosyal Medya-Egrup adresleri
Kişisel sayfaları

Savaş ŞENEL'in yazışma adresleri:
savassenel@savassenel.com
savassenel@gmail.com
savassenel@hotmail.com
savassenel@yahoo.com
Skype: savas.senel
---------------


Kitabın İkinci baskısı özel-Cep Boyutunda yapılmıştır.

22 Mart 2010 Pazartesi

Stresli Yazılar 1: Aşk, Yüzme Havuzu Gibidir! İlla içine girip-yüzmeniz gerekmiyor; Kenarından Geçip-Gidebilirsiniz de!




Aşk Üzerine Bilgiçlikler!


Bir okurum: "Yazılarındaki tarz, okurlara "bilgiççe" gelebilir" demişti. Bu konuda kendisine hak veriyorum, çünkü kabul etmem lazım ki, bende biraz bilgiçlik vardır.


Bugün de, içimden aşk üzerine bilgiçlik yapmak geldi. Duygularını tanımlamakta, kontrol etmede ve duygusal nüansların ayırdına varmakta zorlanan "yurdum insanı"nın da bunda payı var; sevdiği kadını veya kızı öldürme- yaralama hakkına sahip olduğunu düşünen veya hiç düşünmeden bunu yapan; zihnen insan değil de, "ara-form" diyebileceğim tipler de, bugünkü yazımın doğmasında etkili oldular.



Bakın canlarım, birincisi, bir kişi sizin aşkınıza cevap vermiyor diye, onu incitme hakkınız doğmaz. Çünkü siz de, bir başkasının aşkına veya sevgisine karşılık vermek zorunda değilsiniz. Yani bir teklife "hayır" deme hakkı, herkes için geçerlidir. Bunu kavrayabilmek, bizi daha bir insan yapar. Ha karşınızdaki sizin duygularınızla mı oynadı? O zaten sorunlu birisidir, acınızı yanınıza alın, çekip-gidin ve aşkınıza sizin istediğiniz karşılığı vermeyen kişiyi kendi hâline bırakın, ama asla onu incitmeyi düşünmeyin! Kendisinden kaçamadığınız, ama aklı başında bir şekilde kucakladığınız her acı, sizi daha iyiye doğru dönüştürür! Bunu anlamak çok mu zor? Aslında çok zor değil!


Aşkın belki de en zor ve insanı olgunlaştıran yanı şudur: Siz birisini sever ve gözünüzden bile sakınırsınız, ama o, size saksıdaki çiçeğe gösterdiği ilgiyi bile göstermez! Oldu mu şimdi? Oldu. Olur da! Aşkınız, hiç kimseyi size borçlu kılmaz.


Erkeklik mi yapmak istiyorsunuz! Ahan da size erkekliği tarif edeyim: Hakikaten erkekseniz, aşık olduğunuz kadının mutlu olabilmesi için, gerektiğinde toza dönüşüp-havaya karışıp-kaybolabilmeyi göze almalısınız! Erkekseniz, bunu yapın! Ha bu arada ağlayabilirsiniz, çünkü erkekler de ağlar; bence "erkek olan ağlar!"


Ama bunu yapabilmek için hakikaten erkek olmak lazım, haberiniz olsun!



Yoksa eline silah versem, benim 11 yaşındaki oğlum da havaya girip, kendisini "Dayı" sanabilir! Ama erkek olmak başka bir şeydir. Bambaşka bir şey!



İkincisi her duygu aşk değildir. Sevgi, şefkat, aşk, arzu, arkadaşça sevgi, sakınma gibi 40 türlü nüans vardır. "Her sakallıyı babası sanmak" gibi "her duyguyu aşk sanmak" da, bize "gerzek" medyanın öğrettiği bir tarzdır. Çünkü bu fikir iyi satar ve ben de bu türlü filmleri bazen seyrederim, ama kendi gerçeklerimi bilirim. Sözgelimi, filmde romantik bir aşığı oynayan oyuncunun aslında "sap" olduğunu, ama hayatta "bir baltaya sap" olamadığını ve hiç bir kadını adam gibi taşıyamadığından haberdarımdır.



Bize her duyguyu "aşk" gibi sunarlar, hayatına son vermiş olan Ferhat, Romeo veya benzeri saf tipleri bize yücelterek anlatırlar. Bu ismi geçenlerin alayı "salaktır", çünkü hiç bir kadın ve erkek kendisi için intihar etmeye değmez. Bunlar salaktır, çünkü hayatı beslemeyen aşk, sadece zehirdir. Hele değerlerle beslenmeyen bir aşk, bencil, egoist ve zalimdir!



Üçüncüsü, her ilişki aşka dönüşmek zorunda değildir! Bir çok sağlıklı ilişkinin yapıtaşları birbirine benzer ve birbirlerine dönüşebilirler, ama bunun illa olması da gerekmiyor! Bir kişiyle bir çok konuda anlaşıyorsanız, nerelerde anlaşamadığınızı farkında olup idare edebiliyorsanız ve medenî hâliniz uygunsa, duygularınızı açıklayın gitsin! Bir arkadaşınızın hayat arkadaşınız olmasını istemek suç değildir! Onu kaçırmayın, şansınızı deneyin. Fakat sizin dışınızdaki şartlar sebebiyle bu görünmüyorsa, durun durduğunuz yerde ve hiç kimsecikleri üzmeyin! Kıymetli bir arkadaşlığı acıklı bir serüvene dönüştürmeyin!



Dördüncüsü, aşk hiç kimsenin efendisi olmadığı gibi, her şeyin üzerinde bir değer veya duygu da değildir! "Tersini söyleyen dolmaları yutmayın" derim! İnsanın kölesi olduğu tek şey vardır: O da doğruluğuna inandığı değerleridir! Arızalı bir duygu yaşıyorsanız, "bunu inkâr etmeyin, ama değerlerinizi güçlendirin" derim! Aşk, sevgi veya herhangi bir başka duygu, benim veya sizin efendiniz değildirler, onlar benim veya sizin değerlerinizin kölesidirler!



Aşk da bir çok şey gibi, bir süreçtir; sadece kendisi değil, öncesi, sonrası ve sonuçları da önemlidir. Aşk her kavram gibi, göz ardı edilebilir, yönetilebilir, dönüştürülebilir, unutulabilir veya geliştirilebilir. Sadece son seçenekle ilgilenmeyin, diğer seçenekleri de inceleyin derim!



Aşk, yüzme havuzuna benzer, illa içine girip yüzmeniz gerekmez. Kenarından da geçip-gidebilirsiniz. Ama dikkat edin, ıslak zemine basmayın; yok kazara veya isteyerek bu havuza girerseniz isteyerek içine girerseniz, yüzmeyi bilmeniz lazım!




Ne yazık ki çoğumuz bu havuzda yüzmeyi bilmiyoruz ve bir cankurtaranımız da yok!


Bu yazıyı da ondan yazdım!









------------
Savaş ŞENEL: Vizyonu, Misyonu ve Değerleri
---------------
Konuyla ilgili film-kitap önerileri yapmak-almak ve yorumlarınız için:
MSN:
savassenel@hotmail.com
savassenel@savassenel.com
Skype: savas.senel
Twitter: savassenel


Facebook: savaş şenel
-------------------

Etiketler: ,

17 Mart 2010 Çarşamba

Şiddete-Kaba Kuvvete Başvuran Erkekler, Zayıf ve Çaresizdirler!


Bir gün Kabataş motorundaydım. Motor, Üsküdar'a yanaşmış ve biz, yolcular da iskeleye inmiştik. Derken önümdeki zayıf ve çelimsiz bir adam, aksi ve gür bir sesle: "Gelsene!" diye arkasındaki birisine emir verdi! Ben de, "bu adam kimi azarlıyor acaba?" diye merakla baktım ve azarladığı kişinin bir kadın olduğunu gördüm. İçimden de gülümsedim: Aslında kadın adamı bir tokatta yere yıkabilirdi ve aslında adam da kendisine değil kadındaki terbiyeye güvenip "dayılık" yapıyordu. Erkeklerin bu "kabadayı" tavırları, her ne sebeple olursa olsun sıklıkla gereksiz bir görünüm çiziyor ve beni de rahatsız ediyor.

Burada temel sorun olarak kendisini ve kadınları tanımamazlık durumunu görüyorum. Ayrıca belki de bazı erkeklerin öğrenmiş oldukları dil bu. Mesela Çince bize çok zor gelir, ama bir Çinli o dili konuşur, çünkü o dili bilir. Şiddet, konuşması bana zor gelen bir dildir, masraflıdır ve sorunları artırır, fakat bir insan bu dili biliyorsa, bu dili konuşur. Bundan daha doğal bir şey olamaz. Ama bir tezim var ki oda şudur: Doğal olan şey, her zaman doğru olan şey değildir. Doğal olan bir çok şeyin devamı rahatsızlık vericidir.

Erkeklerin, şiddete başvurmalarının bir sebebi de erkeklerin, kendilerini, kadınları ve diğer bireyleri anlamak konusunda sıkıntı yaşıyor olmalarıdır. Çünkü çok çalışıp az kazanıyorlar, zamanları yok. Zamansızlık probleminden dolayı, normal taleplere cevap veremeyince, iş diktatörlüğe kalıyor. İstisnalar dışında, patronların veya sosyal bilimcilerin bu konuda çalışmaları veya tezleri yok. Bazı patronlar, size işten atılmadığınız için şanslı olduğunuzu söylerler veya aslında diğer bazı işverenler, size daha fazla imkânlar tanımak isteseler de piyasa şartları sebebiyle bunu yapamıyor olabilirler. Bu şartlar altında, sizin eşinizle veya çocuklarınızla yeterince zaman geçirip-geçiremediğiniz gibi bir konu kolayca gündeme gelemez. Belki kendi ilişkileri için bile böyle bir sorunun varlığının farkında değildir.

Bazı kişiler, kadınların ekonomik güce ulaşmalarının evlilikleri tehlikeye soktuğunu söylüyorlar. Güç ve seçeneklerin insanları şımarttığı doğrudur. Fakat bunda, egemenliğini kadınların çaresizliği üzerine kurmuş olan ve sıklıkla sözlü ya da fiilî şiddete başvuran erkeklerin de büyük suçu var. Artık yeni seçenekleri olan hangi insan, hayatını gözden geçirmemiş ki, bir kadın bunu yapmasın? Yeni seçenekleri olması, kadının erkeğini bırakacağı anlamına gelmiyor. Ama kadın önemsendiğini ve sevildiğini görmek istiyor.

Bir bayan avukat, eşlerine sadakatsizlik eden kadınların çoğunun, intikam için yani, erkeğin aynı şeyi tekrar tekra yapmasına tepki olarak, bu duruma girdiklerini söylemişti. Bu çok ilginç bir durumdur. Bir erkeğin kaba-kuvvete başvurarak karşı tarafa verdiği manevî hasarın çok, ama çok fazlasını, bir kadın hiç bir şekilde şiddete başvurmadan karşısındakine verebilir. Erkeklerin şiddet kullanarak, aslında hangi potansiyeldeki bir öfkeyi besledikleirni görmeleri gerekiyor.

Erkeğin şiddet kullanmasında en önemli etken duygularını yönlendirememeleridir. Erkekler, hayatlarındaki kadınlara (eş, kız, akraba vs) karşı, kadınların belki anlayabilecekleri, ama deneyimleyemeyecekleri bir duyarlık taşırlar. Bu duyarlık yönetim becerisi gerektiren ve kolay incinen bir duygudur. Bilim adamları, erkeklerin özellikle eşleri konusunda baş gösteren bu duyarlığı, erkeğin çocuğun kendisinden olduğundan emin bulunma isteğine bağlarlar. Kadın, bir çocuğun kendisinden olup-olmadığını bilir, çünkü çocuğu dünyaya getiren odur. Ama erkek, kendisini bundan hep emin olmak zorunda hisseder; önce eşini ve daha sonra hayatındaki bütün kadınları etkisi altına alan bir sakınma-koruma duygusu ortaya çıkar. Burada kadınların kendilerine has ve zarif yapıları da önemli bri etkendir. Bir insan sizin gözünüze daha zarif ve narin görünüyorsa, onu koruma-sakınma duygusuna kapılırsınız.

Fakat, kadın da bir bireydir, iş hayatı, cinsel hayatı, istekleri, arzuları ve büyüyüp-geliştiği normal bir süreç vardır. Bu sürecin erkek veya kadın için başıboş geçmesini savunmuyorum, çünkü değerlere oturmamış süreçler insanı değersizleştirirler. Fakat sözgelimi bir baba, kızının bir bir gün yetişkin bir birey olduğu, kişisel, cinsel bir kimliği veya arzulara sahip bulunduğu gerçeğiyle yüzleşmek zorundadır. Çünkü normal olan budur, yani doğal olan bir gencin büyümesi, olgunlaşmasıdır.

Dolayısıyla, erkek, kendisine ağır gelse de bununla yüzleşmek zorundadır. Bu yüzleşme, bireylere sınırsız özgürlükler verilmesi anlamına gelmez, ama yönetilmesi ve tedbirli davranılması gereken bir süreçtir

Değerler çatışması ise ayrı bir konudur. Belli bir yaştan sonra sözgelimi kızımızın değerleri bizimle çatışabilir ve bu durum bizi çok acıtabilir, ama bu da şiddet için geçerli sebep değildir. Genellikle şiddetin ana sebepleri de değerler çatışması değil, değerler dayatmasıdır. Diyelim ki böyle bir değerler çatışması durumu var: Dayakla veya şiddetle yola getirdiğinizi düşündüğünüz bir insan veya ilişki, zaten şirazeden çıkmıştır. Şiddet, bir insanı sadece iki yüzlü ve tilki yapar. Şiddet kullanarak bir insanı, sindirirsiniz, hasta veya katil edersiniz, ama o insanı fethedemezsiniz.

Şiddet, sadece aciz ve çaresiz olduğunuzu gösterir; başka hiç bir anlamı yoktur.

Gerçekten erkek olanlar, insanların duyguları, sıkıntıları, arzuları veya beklentileriyle yüzleşirler. Sevdikleriyle veya özellikle kendi ailesindeki kadınlarla iletişim hâlinde olurlar. Bir erkek öfkesine kapılma ve şiddetiyle değil, öfkesini kontrol etmekle büyür. Aslında erkeklik budur. İnanıyorum ki, hiç bir kadın, onu seven, önemseyen, ve değerlerini dayatmayan, ama incelikle paylaşan bir erkeği (eşleri, babaları vs) hayal kırıklığına uğratmak istemez.
Erkeklere önerim, kabadayı tavırları bırakıp, aklı başında bir aile babası olarak, eşleriyle, çocuklarıyla ve özellikle kızlarıyla çok, ama çok zaman geçirmeleridir.
Onları anlamaya ve zor gelse de onların dünyalarıyla yüzleşmeye karar verin.
--------------
Savaş ŞENEL: Vizyonu, Misyonu ve Değerleri
---------------
Konuyla ilgili film-kitap önerileri yapmak-almak ve yorumlarınız için:
MSN:
savassenel@hotmail.com
savassenel@savassenel.com
Skype: savas.senel
Twitter: savas senel
Facebook: savaş şenel
-------------------

Etiketler: , , , ,

7 Mart 2010 Pazar

Önemsemediğiniz Bir Kadına Güvenebilir misiniz? Kadınların Bilgilenmeleri Tehlikeli Bir Şey midir?


Bir gün, iş dışındaki zamanının çoğunu internette geçiren evli bir erkekle sohbet ediyordum. Ona nasıl olup da akşamları internette bu kadar zaman geçirebildiğini sordum. (Gündüzleri çalışıyordu, evine de geç saatlerde geliyordu) O da eşinin genel kültürünün zayıf olduğunu, onunla sohbetlerini keyifli bulmadığını ve bu sebeple kendisinin internette zaman geçirdiğini söyledi. Ben de şu soruyu sordum: "Peki eşini yetiştiremez misin? Ona da kitaplar alamaz mısın? Birlikte sinemaya tiyatroya vs. ye gidemez misiniz? Sana itiraz eder mi?" Cevabı: "Hayır itiraz etmez herhalde, ama ben bunu hiç denemedim" cümlesi oldu. Eşinin konuşmaları ve ilgi alanları ona "saçma" geliyormuş ve bunları dinlerken onun da canı sıkılıyormuş.

Bu genç adam, büyük ihtimalle, tanımadığı kişileri; daha sıkıcı konularda saatlerce dinliyordur. Aslına bakarsanız, kendisi de bana göre sıkıcı birisiydi ve çok bilgili birisi de değildi. Fakat bir insanın kendi eşiyle sohbet etnesi için o kadının veya erkeğin çok bilgili olması ve sohbetin de ansiklopedi okumak gibi bilgi vermesi gerekmez. Çünkü başka katma değerler de bulunabilir ve eksik olan yanlar zamanla tamamlanabilir.

Ara sıra rastladığım bir davranış kalıbından yola çıkarak, şunu da düşünüyorum: Büyük bir olasılıkla, bu kişi zaten eşiyle de fazla bilgili olmadığı ve onun kolay yönetilebilir olduğunu düşündüğü için evlenmiştir. Çünkü bazı erkeklerin şöyle bir düşüncesi vardır: "Cahil kadın kolay yönetilebilir." Hâlbuki cahil bir eşin, bir insanın başına ne gibi dertler açabileceğini hesap bile edemezler.

Bir gün bir işadamı bana kendi köylerinden bir kızla nişanlandığını söyledi ve ben de onu tebrik ettim. Sonra da neden kendisi yıllardır istanbul'da; yani büyük bir şehirde yaşamakta olduğu hâlde, evlenmek için köyde; yani küçük bir yerde yaşamakta olan bir kızı tercih ettiğini sordum. Cevaben, evlendiği kızın fazla bilgili olmasını istemediğini, itaatkâr ve aileye hizmet etme kültürüne sahip olmasını istediğini söyledi. Ben de ona: "Bir kaç yıl sonra bana gelip de "eşim beni anlamıyor, ne yapacağımı bilmiyorum" demezsin umarım" dedim. Çünkü bu genç erkek sürekli olarak yeni insanlarla tanışıyor, iş dünyasında koşturuyor ve daha bir çok etkinliğin içinde bulunuyordu. Kolay yönetilebilir diye evlendiği genç bayanı, bir süre sonra sıkıcı bulmaya başlayabilirdi. İnsanların bir kadınla veya bir erkekle evlenmek için önemsedikleri vasıfları, bir süre sonra sıkıcı veya itici bulma huyları vardır. Oturup üzerinde ciddi olarak düşünmedikçe, bu konuda kitaplar okumadıkça veya tavsiye almadıkça bu ikilim önemli sorunlara yol açabiliyor.

Biz erkeklerin kadınlarla ilgili olarak sıklıkla göz ardı ettiğimiz konular vardır: Birisi kadınların gücü ve potansiyeli, ikincisi önemsemedikleri ve bilgiyle donatmadıkları bir (insana) kadına gereğinden fazla güvenmenin aptalca bir şey olduğu gerçeğidir.

Eşinin kendisini önemsemediğini, ama kendisine güvendiğini bilen bir kadın, ya o adamı bir gün terkeder, ya da incitir. Kadın, imkânları olduğu hâlde, o adamı terk etmiyorsa veya incitmiyorsa, bunun sebebi kadının kendi değerleri olması, o değerlere saygı duyması ve kadının kalbinde ve zihninde, bir gün o adamın iyiye doğru dönüşeceğine dair bir inancın yer edinmiş olmasıdır. (Aşk ve sevgi, öfkeyi dizginleyemeyebiliyor) Aksi hâlde, bir kadının bir erkeği incitmek konusunda kullanabileceği olası imkân ve fırsatların niteliklerini ve niceliklerini düşünmek bile yeterince ürkütücüdür.

Düşünün ki, milyarlarca liralık elmasların sergilendiği bir mücevherat dükkânından sorumlusunuz. Patronunuz sizi çok dürüst bulduğunu, koca bir serveti emanet ettğini söylüyor, ama maaşınıza zam yapmak aklına gelmiyor, size zaman ayırıp-konuşmayı düşünmüyor veya başka birşekilde gönlünüzü almıyor. İyi birisiyseniz, öfke sebebiyle "zıvanadan çıkmamak" için başka bir iş ararsınız; başka türlü bir tarzınız varsa, o adamı soymayı planlarsınız. Kendi işleriyle ilgili olarak sizi dürüst bulan birisinin, sizi önemseyip takdir etmemesi, kesinlikle o kişinin aptal olduğu ve bir yandan da sizi aptal bulduğu anlamına gelir.

Az önceki örnekte yer alan internet düşkünü kocanın sıkıcı bulduğu kadın, istese bir çok insanı kendisine çekebilir. Erkek ise o kadar saf ki, önemsemediği birisine güveniyor. Önemsemediğiniz, bir insana nasıl güvenirsiniz? İşte en büyük aptallıklardan birisi budur. Ama bu tür tilkiler, inanmakta olduğu değerleri olan kadınları tercih ederler. Çünkü kadın erkeği incitmek istese bile, değerleri onu engeller. Bir gün böyle birisiyle tanışmıştım; bir insanın aynı süreçte iki kadını sevebileceğini, meşru olmayan bir şekilde ve ileri anlamda iletişim hâlinde olabileceğini söylemişti. Ben de: "Peki eşiniz aynı şeyi yapsa ne hissederdiniz?" diye sorunca, birden irkildi ve ürpermiş bir şekilde: "O böyle bir şey yapmaz, yapmak istemez!" dedi. Yani kadının sahip olduğu değerleri garantör; bir emniyet kilidi olarak kullanıyordu. Tam bir iki-yüzlülük! Yani erkek, her yerde özgürlükçü olduğunu söylüyor, ama evlenmek için özellikle, muhafazakâr değerleri sahip bulunan bir kadınla evleniyor. Şirketlerin insan kaynakları departmanlarına parmak ısırtıracak bir yaklaşım!

Bir yandan da, bir erkek olarak, ayırdığınız zamanın miktarı açısından bakarsak, aslında pratik olarak patronunuzla veya işinizle de evli olduğunuzu söyleyebiliriz. Yani çocuklarınız konusunda bir sürü görevi; hatta "babalık yapma" gibi sadece sizin yerine getirebileceğiniz görevleri bile, sıklıkla eşinize devrediyorsunuz ve bir yandan da bu kadının bilgisiz olmasına izin veriyor ve hatta sebep oluyorsunuz! Tam bir cinayet!

Peki erkeklerin tilkilikleri kadınlara neyi öğretiyor? Şunları öğretiyor: Stratejik ve yerine göre sinsi olmayı, çevresindeki erkeklerle iletişim kurmayı değil, onları idare etmeyi veya yerine göre kandırmayı öğretiyor. Kadını bilgisiz bırakmanın bir yönetim tekniği olduğunu düşünen bir erkek, bu sonucu davet ediyor. Eşinin, kızının veya başka bir bayan yakınının doğasını anlayıp uygun bir şekilde tepkiler vermeyen ve bu konuda kafa yormayan birisi başka bir seçenek de bırakmıyor.

Ben kişisel olarak, ailemdeki bireylerin benim dahil olmak zorunda kaldığım her etkinliğe dahil olmalarına rıza gösteremiyorum. Sözgelimi ben sigara içilen meclislerde bulunma durumunda olabiliyorum, ama eşimin veya çocuklarımın bunu yapmalarını istemiyorum. Buna izin vermeyi demokrasi olarak da görmüyorum. Ama sözgelimi ailemdeki kişilerin de, kitaplar okumaya, arkadaşlar edinmeye, sinemaya, tiyatroya gitmeye veya kendilerini gerçekleyecekleri bir hobiyle ilgilenmeye vs hakları var.

Her insanın bilgilenmeye kendisini gerçeklemeye hakkı var ve bu hak onlardan alınamaz.

Daha iyi bir tavsiyeniz varsa, bilmek isterim.
---------------
Savaş ŞENEL: Vizyonu, Misyonu ve Değerleri
---------------
Konuyla ilgili film-kitap önerileri yapmak-almak ve yorumlarınız için:
MSN:
savassenel@hotmail.com
savassenel@savassenel.com
Skype: savas.senel
Twitter: savassenel
-------------------

Etiketler: , , , ,

blogger visitor