14 Ekim 2009 Çarşamba

Kıskanmayı Sevmiyorum; Gıpta Etmek Daha Güzel


Kıskanmanın getirdiği ruh hâlini bir lise öğrencisiyken tanımıştım. Bana bu kadar acı veren, bu denli incitici ve bu kadar itici bir duyguyu daha tanımadım!

Benim yanımda olmadığı için, bir başkasının mutluluğunu kıskanıyordum! Ve bu durumda olmak, beni ayrıca incitiyordu!

Gençliğe yeni ayak basmıştım ve aldığım ilk derslerden birisi, bir insanı veya sizde olmayan bir vasfı kıskanıyor olmanın insana nasıl sefil bir duygu yaşatabildiği olmuştur.

Herhangi bir sebepten dolayı üzgünken, okuyabiliyor, yazabiliyor veya sosyalleşebiliyordum. Ama kıskançlık duygusunun yüreğimi “parçaladığını” hissederken, sadece onun sesini dinleyebiliyordum; başka bir şey yapmama imkân yoktu!

İşin garibi, bir şeyi veya bir insanı “eksilterek” unutma yoluna da gidemiyordum. Başkalarının yanında yaşadığı mutluluğunu kıskanmış olduğum kişinin aslında onca üzüntüyü veya benim sevgimi hak etmemiş olduğunu görmek de beni üzüyordu! Anlayacağınız başım ciddi olarak dertteydi!

Ondan sonra bir karar aldım! Bir şekilde yanımda olamayacak ve dolayısıyla kıskanmak durumunda olacağım hiçbir insanı “aşkla” sevmeyecektim! Sadece gıpta edecektim! Hele, beni kıskandırmaya çalışarak ilgimi çekmek isteyenler, hayatımdan “otomatik” olarak silindiler! Arkadaşım da olamadılar! Beni önemsedikleri ve dikkatimi çekmek istedikleri için bile olsa, böylesine inciten duyguyu bana reva gören birisi arkadaşım da olamazdı!

Karşıma çıkan herhangi bir insanın vasıflarını kıskanmamak için de, kendi yolumu ve neleri iyi yapabileceğimi düşündüm. Başka bir deyişle, kendimi gerçekleyebileceğim alanlar buldum. Olur da içimde bir kıskançlık kırıntısı hissedersem, hemen kendimi bu alanlara verip, dikkatimi dağıtacaktım; bu itici duyguyu yok edecek veya onun gıptaya dönüşmesini sağlayacaktım!

Artık hiç kimseyi kıskanmıyorum. Çünkü başkalarından kıskanabileceğim şekilde ve yoğunlukta sevdiğim kişiler, şükür ki, yanımdalar ve beni ateşle de imtihan etmiyorlar! Ve kendimi gerçeklediğim alanlar var!

Ama sevmeyi ve gıpta etmeyi seviyorum. Gıpta etmek, bir insanın sahip olduklarını ona yakıştırarak ve onun adına sevinerek takdir etmektir. “Keşke ben de bu vasfa sahip olsam” demektir!

Sevdiğim ve kendilerine gıpta ettiğim arkadaşlarım, öğrencilerim, okurlarım veya tanıdıklarım çoktur. Onlardan yeni şeyler öğrenirim ve onları açıkça takdir ederim.

Kıskanırken, takdir etmek ve paylaşmak mümkün değildir! Ama gıpta etmek, size enerji verir, paylaşabilmenizi, mutevazı olmanızı ve gelişmenizi sağlar. Sözgelimi, çocukların neşesine, bir yetişkinin sıra dışı veya bende olmayan özelliklerine gıpta ederim. Bu şekilde, bir çocuktan da bir yetişkinden de çok şey öğrenebilirsiniz.

Sevdiğiniz bazı kişileri kıskanmanın hakkınız olduğunu bilmekle birlikte, onlardan sizi bu duyguyla yüzleştirmemelerini rica edin, başka insanlardaki iyi vasıflara gıpta etmeye alışın ve kendinizi "kıskançlık" denen bu incitici duygudan uzak tutun derim!
-----------
Savaş ŞENEL: Vizyonu, Misyonu ve Değerleri
------------
savassenel@savassenel.com
savassenel@hotmail.com
Skype: savas.senel


Etiketler: , ,

30 Eylül 2009 Çarşamba

Her Zaman Yazamıyorum... Ne Gelir Elden?

video

Suskun kaldığım zamanlarda okurlarım: “Yeni yazılar yok mu” diye soruyorlar. Ben de suçluluk duygusuyla karışık bir mahcubiyet hâli içinde: “Şimdilik yok” diyorum.


Yazmak, bütünüyle benim elimde olan bir şey değil. Yani bazen istesem de yazamıyorum.

Yazmayı tatsız bulduğum zamanlar da oluyor. O zamanlar kenara çekilip kendimi dinliyor, bir şeyler okuyor veya ilgimi çeken filmleri seyrediyorum.

Bazen, peşimde dolaşan bir hüznü yaşayıp-bitirmem, eğer bütün bütün kaybolmayacaksa, onu, beni artık üzemeyeceği bir şekilde kanıksamam gerekiyor. Dolayısıyla, beni sessizce teslim alıp kendisi yorulana değin veya artık ben acı duymaz bir hâle gelene kadar, beni hırpalamasına izin veriyorum. Böylesi dönemlerde de yazamıyorum.

Bazı zamanlarda da yapmak istediğim şeylerle ilgili çalışmalarım ve bunlarla ilgili görüşmelerim oluyor. O aralarda, sadece yazı konuları biriktiriyorum

Bazen de, yazmanın beni çokça yorduğunu hissettiğim oluyor. Çünkü yazma alışkanlığı, insanda farklı bir duyarlık geliştiriyor. Basit görünen şeylerde derin sevinçler veya derin hüzünler görebiliyorsunuz. Bir ara, sadece görüntüyle yetinebildiğiniz veya bazı şeyleri görmeden yaşayıp-gitmiş olduğum zamanları özlüyorsunuz.

Yazmak istediklerimle yazmam gerektiğini düşündüğüm şeylerin örtüşmediği dönemler de oluyor. Ben: "Güzel şeyler yazayım" derken, içimden bir öfke dalgası yükseliyor. Belki de o öfke dalgasının sebeplerini de okuyucuyla paylaşmam gerekiyor. Ama ben yapamıyorum, çünkü ne okurum ne de ben buna alışığız. Bu türlü dönemlerde susup öfke dalgasının bir sonraki ziyaretine değin ortadan kaybolmasını bekliyorum ve yazmıyorum.

Anlayacağınız, suskunluğumun çeşitli sebepleri olabiliyor.

Ama bu suskunluklar çok uzun sürmüyor.

Önünde-sonunda bir şeyler yanıma gelip: “Yeter artık, beni yaz” diyor…

Ve ben yeniden yazmaya başlıyorum…
----------------
Savaş ŞENEL: Vizyonu, Misyonu ve Değerleri
---------------
Konuyla İlgili diğer yazılar, öneriler: Görmek istediğiniz linkin adını tıklayınız:
Yazmak Yürümeye Benzer; Herkes Yürür Ama…
-----------
Konuyla ilgili film-kitap önerileri yapmak-almak ve yorumlarınız için:
MSN: savassenel@hotmail.com
savassenel@savassenel.com
Skype: savas.senel
--------------------------

Etiketler: ,

Bir Ramazan Yazısı: Günahlarımı Kimseciklere Anlatmam!


Şakacı bir arkadaşım, bir gün, kendisinin sıklıkla yapmakta olduğu bir şeyi benim de yapıp-yapmadığımı sordu. Ben de ona onun dilince: "Kanka, öyle bir şey yapmadım; yapsam da haberin olmaz!" deyip-bastım kahkahayı!

Bu arkadaşım, kendisini yanlış bir şekilde ifade eden bir yaşam tarzı seçmiştir ve aslında başkalarını itirafa zorlamakla, biraz da kendisini rahatlatmak ister. Bu düşüncemi, kişilik olarak sevdiğim bu arkadaşıma da sıklıkla ifade ederim.

Batı kültüründe "günah çıkarma-confession" anlayışı vardır. Bir din adamına-rahibe gidip suçlarınızı-günahlarınızı anlatıp-"arınırsınız" fakat bu arada sizi dinleyen rahip "kirlenir." İnsanların "itiraflarını" dinlemenin onlarda bir çok sıkıntı ve rahatsızlık meydana getirdiği söyleniyor. Neden mi?

Birincisi, başka insanların günahlarını bilmek "ilahi-tanrısal" bir yüktür. Bir insanın kaldıracağı bir yük değildir. Ama psikolog, psikiyatr vs kişiler, kişilerin sorunlarını gerektiği kadar dinlerler, çünkü eğitimleri, donanımları ve yetkileri vardır. Bununla birlikte, bu konu onlar için de zor ve yorucudur.

İkincisi, dinî açıdan bakarsak, İslam anlayışında "günah" saklanır, asla reklam edilmez. İslamî kaynaklara göre, saklı tutulan günah ve kusurlarun affedilme şansları da yüksektir.

Üçüncüsü, günah ve kusurlarınızı anlattığınız kişiler zayıf karakterli kişilerse, bazı konularda suç ortağınız olma şansını kullanma konusunda cesaret alırlar ki, bu da çok itici bir şeydir.

Dördüncüsü, gün olur-devran döner, günahlarınızı anlattığınız kişiler, bunları koz olarak kullanabilirler veya istemeden ağızlarında kaçırabilirler.

Beşincisi, eğer dinleyen tarafsanız, günahlarını bildiğimiz kişilere karşı duygularınız değişebilir, onları seviyorsanız, bazı şeyleri bilmek sizi derinden yaralayabilir. Teorik olarak insanların günahları veya kusurları olabileceğini bilip, kabul etseniz de, sevdiğimiz birisinin günahlarını net bir şekilde bilmek incitici ve acı verici olabilir.

En iyisi, "günah" dediğiniz şeyleri kim affetme yetkisine sahipse, ona anlatmak gerekir veya sizin "kul hakkı" açısından konuyla ilginiz yoksa, yine en iyisi başkalarının günahlarını dinlememektir diye düşünüyorum. Kul hakkı varsa, ne yapılması gerektiğini din adamlarımız söylüyorlar. Onun dışında, vicdanınızı rahatlatmak için insanlara kusur ve günahları anlatmaya veya anlatanları dinlemeye kişisel olarak karşıyım.

Bana farklı konularda danışan kişilerle iletişim halindeyken en çok dikkat ettiğim şeylerden birisi de, konu dışında özel hayatlarına girmemelerini sağlamaktır. Mutlaka bir şeyleri anlatması gerekiyorsa, öncelikle "özel bir konuya giriyorsunuz, sanırım farkındasınız" diyerek onları uyarırım. Elbette, onların benimle paylaştıkları şeyleri başkalarıyla paylaşmam, ama bu uyarıyı yapmakta da yarar görüyorum.

Bana gelince, benim günahlarımdan kime ne? Ha affetme yetkiniz varsa, buyrun anlatayım! Ama nerde!
----------------
Savaş ŞENEL: Vizyonu, Misyonu ve Değerleri
---------------
Konuyla ilgili film-kitap önerileri yapmak-almak ve yorumlarınız için:
MSN: savassenel@hotmail.com
savassenel@savassenel.com
-----------


Etiketler: , , , ,

28 Eylül 2009 Pazartesi

Çarpık Bir Paradigma Neler Yaptırır? Darwin Amcanın Teorisi, Güzel bir film "Hotel Rwanda"


Bana bir fikir sistemi anlatıldığında onun "çıktılarına"-meyvelerine bakma alışkanlığım vardır. Yani çok parlak veya mantıklı görünen bir paradigmanın-düşünce sisteminin pratikte ortaya çıkan meyvelerini göz önüne almadan, onu hakkıyla değerlendirmem mümkün değildir.

Uyguladığım bu bakış açısının -bence- ne denli doğru olduğunu Darwin Teorisiyle ilgili olarak yaptığım okumalarda daha çok farkettim.

Kısaca, insanın ilk yaratıldığında böyle olmadığını, zaman ve evrimle bu hâline ulaştığını savunan bir teori (bilimsel gerçek değil) bazı kişilere ilginç veya bir bakıma mantıklı da gelebilir. Ama bu teoriyiye göre biz Türklerin veya Asyalıların, kısaca Avrupalılar dışındaki insanların daha insan olmayı başaramadıklarını, yani ara-form olduklarını öğrendim. Çünkü Darwin'e göre evrim sürecini tamamlayan kişiler, sadece Avrupalılarmış!

Şimdi gelelim bir paradigmanın, yani değerler sisteminin pratiğe nasıl yansıdığına:


Churchil kitle imha silahları kullanma konusunda "Türklere acımayın, onlar insan sayılmazlar" derken bu düşünceyle harekete diyordu.

Hep merak ettiğim birşey vardı: Avrupalılar Asya veya Afrika ülkelerine girdiklerinde nasıl böyle fütursuzca davranabiliyorlardı?

Sinemayı seven ve elindeki filmleri benimle paylaşma inceliği gösteren bir öğrencim, geçenlerde bana bir kaç film getirdi. Bu filmler arasında "Hotel Rwanda" adlı bir filme rastladım ve seyrettim. Bu filmde oldukça ilginç bir bölüm var: Hutularla Tutsilerin çatışacaklarını ve Tutsilerin açıkça bir katlima kurban gideceklerini gören Birleşmiş Milletler güçleri, bütün beyazları alıp-ülkeyi terkederler. Orada Avrupalı-Belçikalı olan bir general üzüntüsünden ağlar ve filmin ana karakterine şunu söyler: "Siz insan değilsiniz, Avrupalılar sizi insandan saymıyorlar. Birbirinizi katletmenizi seyredecekler!" Çünkü iki taraf ta siyahî insanlardı, eğer taraflardan birisi Avrupalı olsaydı, BM olaya el koyardı. Çünkü Avrupalılar insandılar! Üstelik Tutsi ve Hutu ayrımını da sömürgeci Belçikalılar uydurmuşlardır, yani onlardan önce öyle bir ayrım da hiç olmamıştır!

Bir insanın zihnindeki paradigma buna müsait olmasa, elinde güç olduğu hâlde bir katliamı engellemek yerine neden seyirci kalır? Vicdanını rahatlatan bir teselli olmasa bir katliamı nasıl hoş görür? Mümkün değil!

İşte dostlar, Darwin Teorisi insanlara bu cesareti verdi. Bu insanlar, belki Darwin Teorisi olmasaydı da katliam yapacaklardı veya katliamlara seyirci kalacaklardı. Ama sözde akademisyen bir adam: "Avrupalılar dışındaki insanlar evrimlerini tamamlamamış, ara formlardır, başka bir tabirle insan sayılmazlar; onlar hayvandırlar deyince, katliamcılar bundan daha bir cesaret almışlardır ve vicdanlarını rahatlatmışlardır.

Peki benim paradigmam ne diyor: "Bütün insanlar eşittirler; Onları farklı veya birbirlerinden değerli kılan, ırkları veya renkleri değildir, hayata bakışları ve değerler sistemidir. Bununla birlikte, hayata bakışları ve paradigmaları yanlış da olsa, hiç bir şekilde katledilmeyi hak etmezler. Eğer suçları varsa, adil bir şekilde yargılanırlar ve cezalandırılırlar."

Bu yüzden Darwin amcayla bir sorunum yok ama, teorisini hiç mi hiç sevmiyorum. Bir Avrupalı olmadığım için, beni insan kabule tmeyen, insana yakın bir ara form-yani "hayvan" olarak gören bir paradigmanın, gerçek olup-olmadığı da beni ilgilendirmiyor.

Düzgün bir paradigmaya sahip olan insanların da yanlışları olabilir, ama kişi iyi niyetliyse bu yanlışlar kalıcı olmazlar. Fakat çarpık bir paradigma, sürekli yanlış eylemler ve seçimler doğurur. Bu sebeple, iyi kitaplar okumaya, iyi filmler seyretmeye ve iyi insanlarla zaman geçirmeye çalışıyorum. Çünkü beni ben yapan paradigmamdır; ondan kaynaklanan eylemlerim ve seçimlerimdir.
----------------
Savaş ŞENEL: Vizyonu, Misyonu ve Değerleri
---------------
Konuyla İlgili diğer yazılar, öneriler: Görmek istediğiniz linkin adını tıklayınız:

"Hotel Rwanda" adli film hakkında bilgiler
-----------
Konuyla ilgili film-kitap önerileri yapmak-almak ve yorumlarınız için:
MSN: savassenel@hotmail.com
savassenel@savassenel.com
-----------



Etiketler: , , ,

"Çakma" burjuvalar, burjuvazi, erkekler-kadınlar


Yarın Savaş Hocaya 500 bin TL miras kalırsa veya bu miktarda bir parayı bir şekilde kazanırsa ne olur? Savaş Hoca “sonradan görme” olur. Peki Savaş Hoca ne yapmak ister? Kısa zamanda zengin olmanın mümkün olduğunu, ama burjuva “kentsoylu” zengin olmanın 400 yıl alacağını bildiği için, güvendiği kişilere danışır ve gelecek nesillere uzanacak olan bu uzun süreci başlatır, çünkü bunu yapabilecek birikimi vardır. Ve böylece paranın getirdiği sorumlulukla baş etmeyi ve buna değer katmayı öğrenme süreci de başlamış olur.

Bugün bir çok “sonradan görme” ve iyi niyetli kişi bunu yapmaktadır. Yurtdışındaki Türk okulları, çeşitli hayır işleri vs. hep bu iyi niyetli “sonradan görmelerin” inanılmaz katkılarıyla ortaya çıkmaktadır. Bu insanlar okuma alışkanlıkları olmasa bile, güvendikleri kaynaklardan bilgi alırlar; başka bir tabirle şifahî-sözel kültürden yararlanırlar, hoş bir mahcubiyetle okuma alışkanlığı kazanırlar veya kazanmaya çalışırlar. Elbette, kendilerine göre bir eğlence hayatları vardır. Bununla birlikte, gelen maddî refahı aileleri, akrabaları ve diğer insanlar için katma değerlerle manevî olarak zenginleştirmeye çabası içine girerler. Yani 400 yıl sürmesi gereken “burjuvaya dönüşme” sürecini başlatmış olurlar.

Peki diğer bir grup, yani sonradan görme "çakma burjuvalar" ne yaparlar? Bunlar "ilginç" şeyler için para savurmaya başlarlar; zenginliklerine katma değerler ekleme çabaları yoktur. Bir taksi şoförüyle 3 TL için kavga ederlerken, gece kulüplerinde para saçarlar. Kendileriyle çalışmasını yürekten istedikleri kişilere veya çocuklarını emanet ettikleri eğitimcilere aylık bir ücret belirlerken kıyasıya-delice pazarlık ederler ve anlaştıkları ücreti verirken de içleri parçalanır! Fakat aynı miktarda parayı bir yemekte bir saatte ve gözlerini kırpmadan harcarlar, çünkü orada yine kendileri gibi tiplerin bulunduğu bir tribün dolusu "çakma burjuva" seyirci vardır!

İnsanları ve özellikle karşı cinsi etkilemek için seçtikleri yöntemler de sefil, bayağı ve iticidir. İlgilerini çekmek istedikleri kişilere el sallamazlar, “para sallarlar”, ilişkilerinde başka bir katma değer yoktur. Bu itici yöntemlerle etraflarına toplamayı başardıkları insanlar da ya çaresiz ya da ruhen sefil tiplerdir. En acısı da kendileri kötü veya sefil insanları, yani belli bir grup insanı çektikleri hâlde, bu kişilerden yola çıkıp herkesle ilgili "iğrenç" sonuçlara varmalarıdır. Bütün kadınlar veya bütün erkekler hakkında vardıkları ve “kadınları tanırım; onlar şöyledirler” veya “erkekleri tanırım; onlar şöyledirler” gibi basit-iğrenç genellemeler ürkütücüdür. Önce karşı cinse olan merak ve saygılarını sonra da bütün insanlara karşı sevgilerini yitirirler. Kişileri tanımlarken, aslında kendilerini tanımlarlar. Kitaplıkları sefil, arabaları gösterişlidir!

Bu tipler, çok alırlar-az verirler. Onlarla zaman geçirmenin (sizin açınızdan) fiyatı düşük görünse de, aslında hem maddî hem de manevî açıdan maliyeti yüksektir.

Aman dikkat!
----------------
Savaş ŞENEL: Vizyonu, Misyonu ve Değerleri
---------------
Konuyla ilgili film-kitap önerileri yapmak-almak ve yorumlarınız için:
MSN: savassenel@hotmail.com
savassenel@savassenel.com
-----------


Etiketler: ,

BİR ZAMANLAR HÜZÜNLÜ VE KIRGIN BİR ÇOCUKTUM…


Liseye başlamak üzereydim. 12 Eylül darbesinin ertesi yılıydı ve her şeyin güllük-gülistanlık olduğu inancı yaygındı veya dayatılıyordu. Ama benim için hiç de öyle değildi. Ailemden gelme ve güzel bir alışkanlıkla, çok okuyan bir çocuktum ve bu alışkanlık, bende, hayata karşı derin bir farkındalık meydana getiriyordu. Yaşamış olduğum, ama hiç kimselere anlatamadığım acı şeyler vardı, zihnim ve özellikle yüreğim, hüzünlerle ve pek çok yaşıtımın sormayı bile akıl edemedikleri sorularla darmadağındı.

Ailemin ilk çocuğuydum; herkes beni çok seviyordu; okuma alışkanlığı gibi pek çok güzel şeyi bana aşılamışlardı, ama ailemin paradigması-düşünce sistemi benim sorularımı veya yaşadığım fırtınaları cevaplayıp-dindirmeye yetmiyordu. Sorularıma verdikleri cevaplar, eğitim sisteminin bize öğrettiği-dayattığı klişe cevaplardı, oysa ben sınırı çoktan geçmiştim ve benim için sorgulanamayan hiç bir şey kalmamıştı! Hatta bir gün, aramızda geçen bir konuşmadan sonra merhum annemin çaresizlik içinde ağladığını ve hıçkırıklar içinde: “Seninle ne yapacağız biz!” dediğini hatırlıyorum. O gün inanılmaz bir şekilde üzülmüş ve vicdan azabı çekmiştim, ama benim amacım hiç kimseyi üzmek değildi, sadece fena hâlde acı çekiyordum!

Bu dönemde bazı yakınlarım da beni alkolle tanıştırmaya ve eğlence dünyasına sokmaya çalışıyorlardı! Çünkü ben bir erkek, bir delikanlıydım, bana da bu yakışırdı! Ama istedikleri olmadı! İyi niyetli oldukları kadar “saf” olan bu kişiler, neredeyse bir "canavar yaratmak" üzere olduklarının farkında bile değildiler! Ama sundukları şeyler bana hiç sıcak gelmedi; ben hazzın değil, bana bazen ağır gelecek olsa da, hayattaki amacımın peşindeydim.

Parklara kaçıp, saatlerce oturup-düşündüğümü ve bazen intihar düşüncesiyle boğuştuğumu hatırlarım…

Tam bu sıralarda birisiyle tanıştım. Bu genç, yani Cemil Ağabey, o sıralar Boğaziçi İşletme bölümüne devam etmekteydi, çok kitap okuyan, gayet efendi, terbiyeli, ama bir o kadar da hüzünlü birisiydi. Çünkü d
ünya görüşü sebebiyle ailesiyle sorunları vardı ve çok yalnızdı. Hiçbir kötü alışkanlığı yoktu. Bütün bunlar çok ilgimi çekmişti. Çünkü ailemden aldığım terbiye, onun bu özelliklerini benim için önemli kılıyordu. Derken onunla sohbetler etmeye başladık. Onunla yaptığımız o uzun sohbetler çok başkaydı ve aslında bende sorun olmadığını, sadece yaşıtlarıma göre daha farklı bir bakış açım olduğunu bana sabırla anlattı; bana kendimle ilgili farklı bir bakış açısı verdi; sorularımı cevapladı, çünkü içinde olduğum varlık sancısını çok iyi anlıyordu. Kendimi yeniden ve farklı bir bilinçle kitaplara verdim.

İlerleyen zamanlarda, onun meşguliyetlerinin artması ve buna benzer sebeplerden dolayı Cemil Ağabeyle görüşemedik. Ben de kendimi bulmuştum. Onun bana olan katkısı bütün hayatıma yansıdı. Sonraları Cemil Ağabeyi bulmaya çalıştım, ama bir türlü bulamadım.

Daha sonraları etkilendiğim insanlar da, mizaçları ondan farklı olsa da, ana hatlarıyla Cemil Ağabey gibi kişilerdi. Bu kişilerin ortak özellikleri, onlardan destek bekleyen kişileri kaynaklarla ve kendilerinden daha nitelikli olduklarını düşündükleri kişilerle tanıştırmalarıydı. Yani hiç kimseyi kendi esirleri hâline getirmeyi düşünmüyorlardı.

Benim Cemil Ağabeyle tanıştığım dönemlerde, benim yaşıtım olan pek çok arkadaşım, atmosferin sunduğu “sevgenç-hedonist-hazcı” yaklaşımla, birahanelerde-gece hayatında savrulup gittiler. İyi çocuklardı, ama ne yapacaklarını bilmiyorlardı. Onlara yardımcı yardımcı olmak istedim, ama başarılı olamadım. Çünkü küçüktüm, gençtim ve bilgi dağarcığım inancım kadar büyük değildi.

Hep Cemil Ağabey gibi olmak istedim. O, kendi yolumu bulmamdan ve beni neşeli görmekten başka bir şey beklememişti. Ama yine de bir borcum vardı. Kendi yalnızlığıyla ve sorunlarıyla içli bir kavga veren o hüzünlü delikanlının bana zaman ayırması, beni sabırla dinleyip-sohbet etmesi unutulacak bir şey değildi ve bir yandan da beni "borçlu" yapıyordu. Onun, kendisiyle hiçbir bağı olmayan "kırılmış" bir genç için yaptıklarına benzer şeyleri ben de başkaları için yapabilirsem bu borcu ödeyebilirdim. Ama buna sıkıntı veren bir görev olarak değil, kendimi bulduğum bir misyon olarak baktım. Üniversitede öğretmenlik bölümünü seçtim. Ondan sonra örnek almak istediğim her insanda ve içinde bulunduğum her oluşum ve organizasyonun ruhunda sanki Cemil Ağabeyin özelliklerini aradım.

Birikimim olan konularda benden samimiyetle destek isteyen ve tavsiyelerimi doğru bulmaları hâlinde uygulayan kişilere içtenlikle yardımcı olmaya çalışırım. Bu çabam, beni tanıyan kişilerin ve okurlarımın çoğu anlayıp-takdir etseler de, bazı insanların zihnine “neden?” sorusunu getiriyor. Sanırım, bu yazıyı da daha çok, hayatlarını "kendi merkezli" yaşamaya alışmış veya bazen haklı olarak insanlardan kuşku duyup: "neden?" diye soranlar için yazdım.

Cemil Ağabey ve ondan sonra aynı şekilde bana emeği geçen kişilere olan minnettarlığımı, bazı öğrencilerimin söylediklerine benzer bir şekilde ifade etmek istiyorum: “Hepinizin ellerini sevgiyle ve saygıyla öpüyorum. İyi ki vardınız-iyi ki varsınız!"
----------------
Savaş ŞENEL: Vizyonu, Misyonu ve Değerleri
---------------
savassenel@savassenel.com
savassenel@hotmail.com
Skype: savas.senel

----------------------------

27 Eylül 2009 Pazar

"ERKEK EGEMEN" GÖRÜNEN TOPLUMDA İNCİTİLEN KADINLAR

"Bir Toplumdaki zihinsel dağınıklığın ilk kurbanları kadınlar ve çocuklardır."

Bir yıldan fazla bir zaman önce, aile dostumuz olan bir hanımefendi, arkadaşıyla bir alış-veriş merkezine giderler. (Bu yerin adını vermiyorum, çünkü daha sonradan bu alış-veriş merkezinin yönetimi sözü geçen bayanlardan resmî olarak özür diledi.) Bu iki genç bayan, mekânı gezerken, ora esnafının “iğrenç” sözlü tacizlerine maruz kalırlar. Bu ahbabımız, bana durumu iletti ve bir şikâyet e-maili yazdığını söyleyip-okumamı istedi. Ben de e-maili üslup olarak uygun bulduğum için gönderebileceğini söyledim. Sonra kendisine cevap geldi, özür dilendi ve şifahen de özür dilenmek üzere davet edildiler.


Bunun sebebi nedir? Bence şudur: Türkiye’de erkekler nedense “avcı” kültürüyle yetişmektedirler. Bir baba oğlu için: “Aslan oğlum benim, kızların canını yakacak” diyebiliyor. Hâlbuki kendi kızı için: “Aslan kızım benim, erkeklerin canını yakacak” gibi bir ifadeyi kullanmaz. Çünkü bu ifadenin zihinde uyandırdığı çağrışımlar onu rahatsız eder!


Ergenliğin erken, ama yetişkin olma hâlinin geç gelmesi dolayısıyla, “cinsel potansiyelin” yönetimi, zaten zor bir konu hâline gelmiştir. Yüzlerce yıllık geleneğin silinmiş olması, kitabî ve sözel kültürün zayıflamış bulunması da, bu durumu bir açmaz hâline getiriyor.


Vizyonu, misyonu ve değerleri netleşmemiş, mesela internette amaçsızca dolaşan ve algılarını kontrolsüzce kirleten kişilerin kurbanları da karşı cins oluyor. Kendi paradigmaları net olmayan “dolmuşa binmiş” bu erkekler, kadınları da yanlış okuyorlar veya aslında doğru okudukları hâlde kasten yanlış tepkiler veriyorlar.


Karşı cinsle ilişkilerinde kendi net değerlerini değil, sadece güdülerinin çağrılarına kulak veriyorlar. Güdülerimizin çağrılarına kulak vermek de doğaldır, ama takdir edersiniz ki, bunun da bir üslubu vardır.


Bayanları sadece fiziksel yapılarından ibaret görmek, bir kadına lüzumsuz ve yersiz tekliflerde bulunmak, yerinde bir teklif olsa da reddedildiğinde terbiyesizce ısrar etmek, bir kadının bir erkekle ilişkisi var diye, bütün erkeklerle arkadaş olmak zorundaymış gibi davranmak, hele onunla birlikte olamadığı için kalbini kavuran kıskançlık duygusuna ahlakî bir elbise giydirip namus bekçiliğine soyunmak, bir kadının duygusal anlamda boşlukta olmasını, başka türlü kullanmaya çalışmak gibi şeyler, ne yazık ki sıklıkla gözlemlediğim yanlışlardır.


Her erkeğin kadınlara karşı yanlış veya gereksiz tavırlar sergilemiş olması veya sergilemesi mümkündür. Ama bu yanlış tavrın bir yaşam tarzı hâline getirmek, kendi ailesini gözü gibi sakınırken sokakta rastladığı bir kadına kabalık yapabilmek, başka bir konudur ve ne yazık ki bu Türkiye’de yaygın bir iki yüzlülüktür!


Okurlarımdan, çevremden, tanıdıklarımdan bu tür yakınmaları sürekli duyuyorum. Evet, kadınların da imaj sorunları var ve aslında kendilerini nasıl ifade edeceklerini de tam olarak bilmiyorlar. Fakat ne yazık ki karşılarında bu durumu anlayıp-çözecek, durumdan yararlanmak yerine karşıdaki insana yoldaşlık edip onu kazanacak erkeklere rastlamak da zor. Erkeklerin de kadın imajının sürekli kullanıldığı bir pazarda yaşadıklarını ve sürekli olarak uyarıldıklarını da unutmayalım ki bu durum aslında erkekleri de, onlar farketmeseler de, çok rahatsız etmektedir.


Bununla birlikte burada erkeklere önemli bir görev düşüyor. Kendi algılarını insana yakışan bir vizyon, misyon ve değerlerle zenginleştirip, bunlara göre yaşamak ve algılarını internetin kolayca getirdiği kirden uzak tutmaktır. Hangi meyveleri vermek istiyorsanız, ona göre beslenin derim. Arkadaşlarınızı, dostlarınızı ve hayatınızı ören bütün detayları buna göre kurgulayın isterim.


Biz hepimiz sevgiyle, yani bir kadının ve bir erkeğin bir araya gelip kalben ve fiziksel olarak olarak birbirlerini sevmelerinin sonucu olarak doğduk ve erkek ve kadın arasındaki farktan gelen bu çekim, hayatın güzel bir parçasıdır da. Ama kadınların şikâyetçi olmadıkları ve doğal olarak sevdikleri bu güzel farkı “iğrenç” ve “itici” bir taciz silahı ve “ezici bir üstünlük aracı” olarak kullanmak ne kadar üzücü bir durum!


Şunu unutmayın: Kadınların sorunu olan şey, erkeklerin de sorunudur. İncinmiş olan kadınların, erkeklere karşı kullanabilecekleri ve erkekleri uzun vadede kolayca incitebilecek olan pek çok kozları vardır. Erkek egemen bir toplumda yaşıyor gibi görünüyoruz, ama aslında hayatımız ve ilişkilerimiz inanılmaz bir şekilde kadınların kontrolünde. Bir yandan da, başkasını taciz etmek aslında insanın kendisini de taciz etmesidir. Bunun ucu size veya sizin yakınlarınıza da dokunur. Çünkü bir trend-eğitim yükselirse, mutlaka sizi de bulur. Bir erkek başkasını taciz edip erkekliğini “sapmış” bir şekilde yaşarken, başka birisi de onun bir tanıdığını taciz eder ama bundan haberi olmaz.


Neden mi?


Çünkü kadınlar bu türden durumları yakınlarına anlatamıyorlar. Çünkü hemen suçlanıyorlar.


Ben de öğrencilerime, aileme ve dostlarıma şunu söylüyorum:


Muhatabınız sahip olduğu gücü kullanacak birikim ve beceriden yoksunsa, ne olur siz dikkat edin!


Bu toplumdaki bazı erkekler gerçekten büyüyüp, hakikaten erkek” olana kadar bayanlar gereğinden fazla dikkatli olmak zorundalar! Ne yazık ki bu, onların kaderi.


Acı gerçek!

----------------
Savaş ŞENEL: Vizyonu, Misyonu ve Değerleri
---------------
Konuyla İlgili diğer yazılar, öneriler: Görmek istediğiniz linkin adını tıklayınız:
Kadın Olmanın Dayanılmaz Ağırlığı!
-----------
Konuyla ilgili film-kitap önerileri yapmak-almak ve yorumlarınız için:
MSN: savassenel@hotmail.com
savassenel@savassenel.com
------------------------------------