22 Mart 2010 Pazartesi

Stresli Yazılar 1: Aşk, Yüzme Havuzu Gibidir! İlla içine girip-yüzmeniz gerekmiyor; Kenarından Geçip-Gidebilirsiniz de!




Aşk Üzerine Bilgiçlikler!


Bir okurum: "Yazılarındaki tarz, okurlara "bilgiççe" gelebilir" demişti. Bu konuda kendisine hak veriyorum, çünkü kabul etmem lazım ki, bende biraz bilgiçlik vardır.


Bugün de, içimden aşk üzerine bilgiçlik yapmak geldi. Duygularını tanımlamakta, kontrol etmede ve duygusal nüansların ayırdına varmakta zorlanan "yurdum insanı"nın da bunda payı var; sevdiği kadını veya kızı öldürme- yaralama hakkına sahip olduğunu düşünen veya hiç düşünmeden bunu yapan; zihnen insan değil de, "ara-form" diyebileceğim tipler de, bugünkü yazımın doğmasında etkili oldular.



Bakın canlarım, birincisi, bir kişi sizin aşkınıza cevap vermiyor diye, onu incitme hakkınız doğmaz. Çünkü siz de, bir başkasının aşkına veya sevgisine karşılık vermek zorunda değilsiniz. Yani bir teklife "hayır" deme hakkı, herkes için geçerlidir. Bunu kavrayabilmek, bizi daha bir insan yapar. Ha karşınızdaki sizin duygularınızla mı oynadı? O zaten sorunlu birisidir, acınızı yanınıza alın, çekip-gidin ve aşkınıza sizin istediğiniz karşılığı vermeyen kişiyi kendi hâline bırakın, ama asla onu incitmeyi düşünmeyin! Kendisinden kaçamadığınız, ama aklı başında bir şekilde kucakladığınız her acı, sizi daha iyiye doğru dönüştürür! Bunu anlamak çok mu zor? Aslında çok zor değil!


Aşkın belki de en zor ve insanı olgunlaştıran yanı şudur: Siz birisini sever ve gözünüzden bile sakınırsınız, ama o, size saksıdaki çiçeğe gösterdiği ilgiyi bile göstermez! Oldu mu şimdi? Oldu. Olur da! Aşkınız, hiç kimseyi size borçlu kılmaz.


Erkeklik mi yapmak istiyorsunuz! Ahan da size erkekliği tarif edeyim: Hakikaten erkekseniz, aşık olduğunuz kadının mutlu olabilmesi için, gerektiğinde toza dönüşüp-havaya karışıp-kaybolabilmeyi göze almalısınız! Erkekseniz, bunu yapın! Ha bu arada ağlayabilirsiniz, çünkü erkekler de ağlar; bence "erkek olan ağlar!"


Ama bunu yapabilmek için hakikaten erkek olmak lazım, haberiniz olsun!



Yoksa eline silah versem, benim 11 yaşındaki oğlum da havaya girip, kendisini "Dayı" sanabilir! Ama erkek olmak başka bir şeydir. Bambaşka bir şey!



İkincisi her duygu aşk değildir. Sevgi, şefkat, aşk, arzu, arkadaşça sevgi, sakınma gibi 40 türlü nüans vardır. "Her sakallıyı babası sanmak" gibi "her duyguyu aşk sanmak" da, bize "gerzek" medyanın öğrettiği bir tarzdır. Çünkü bu fikir iyi satar ve ben de bu türlü filmleri bazen seyrederim, ama kendi gerçeklerimi bilirim. Sözgelimi, filmde romantik bir aşığı oynayan oyuncunun aslında "sap" olduğunu, ama hayatta "bir baltaya sap" olamadığını ve hiç bir kadını adam gibi taşıyamadığından haberdarımdır.



Bize her duyguyu "aşk" gibi sunarlar, hayatına son vermiş olan Ferhat, Romeo veya benzeri saf tipleri bize yücelterek anlatırlar. Bu ismi geçenlerin alayı "salaktır", çünkü hiç bir kadın ve erkek kendisi için intihar etmeye değmez. Bunlar salaktır, çünkü hayatı beslemeyen aşk, sadece zehirdir. Hele değerlerle beslenmeyen bir aşk, bencil, egoist ve zalimdir!



Üçüncüsü, her ilişki aşka dönüşmek zorunda değildir! Bir çok sağlıklı ilişkinin yapıtaşları birbirine benzer ve birbirlerine dönüşebilirler, ama bunun illa olması da gerekmiyor! Bir kişiyle bir çok konuda anlaşıyorsanız, nerelerde anlaşamadığınızı farkında olup idare edebiliyorsanız ve medenî hâliniz uygunsa, duygularınızı açıklayın gitsin! Bir arkadaşınızın hayat arkadaşınız olmasını istemek suç değildir! Onu kaçırmayın, şansınızı deneyin. Fakat sizin dışınızdaki şartlar sebebiyle bu görünmüyorsa, durun durduğunuz yerde ve hiç kimsecikleri üzmeyin! Kıymetli bir arkadaşlığı acıklı bir serüvene dönüştürmeyin!



Dördüncüsü, aşk hiç kimsenin efendisi olmadığı gibi, her şeyin üzerinde bir değer veya duygu da değildir! "Tersini söyleyen dolmaları yutmayın" derim! İnsanın kölesi olduğu tek şey vardır: O da doğruluğuna inandığı değerleridir! Arızalı bir duygu yaşıyorsanız, "bunu inkâr etmeyin, ama değerlerinizi güçlendirin" derim! Aşk, sevgi veya herhangi bir başka duygu, benim veya sizin efendiniz değildirler, onlar benim veya sizin değerlerinizin kölesidirler!



Aşk da bir çok şey gibi, bir süreçtir; sadece kendisi değil, öncesi, sonrası ve sonuçları da önemlidir. Aşk her kavram gibi, göz ardı edilebilir, yönetilebilir, dönüştürülebilir, unutulabilir veya geliştirilebilir. Sadece son seçenekle ilgilenmeyin, diğer seçenekleri de inceleyin derim!



Aşk, yüzme havuzuna benzer, illa içine girip yüzmeniz gerekmez. Kenarından da geçip-gidebilirsiniz. Ama dikkat edin, ıslak zemine basmayın; yok kazara veya isteyerek bu havuza girerseniz isteyerek içine girerseniz, yüzmeyi bilmeniz lazım!




Ne yazık ki çoğumuz bu havuzda yüzmeyi bilmiyoruz ve bir cankurtaranımız da yok!


Bu yazıyı da ondan yazdım!









------------
Savaş ŞENEL: Vizyonu, Misyonu ve Değerleri
---------------
Konuyla ilgili film-kitap önerileri yapmak-almak ve yorumlarınız için:
MSN:
savassenel@hotmail.com
savassenel@savassenel.com
Skype: savas.senel
Twitter: savassenel


Facebook: savaş şenel
-------------------

Etiketler: ,

17 Mart 2010 Çarşamba

Şiddete-Kaba Kuvvete Başvuran Erkekler, Zayıf ve Çaresizdirler!


Bir gün Kabataş motorundaydım. Motor, Üsküdar'a yanaşmış ve biz, yolcular da iskeleye inmiştik. Derken önümdeki zayıf ve çelimsiz bir adam, aksi ve gür bir sesle: "Gelsene!" diye arkasındaki birisine emir verdi! Ben de, "bu adam kimi azarlıyor acaba?" diye merakla baktım ve azarladığı kişinin bir kadın olduğunu gördüm. İçimden de gülümsedim: Aslında kadın adamı bir tokatta yere yıkabilirdi ve aslında adam da kendisine değil kadındaki terbiyeye güvenip "dayılık" yapıyordu. Erkeklerin bu "kabadayı" tavırları, her ne sebeple olursa olsun sıklıkla gereksiz bir görünüm çiziyor ve beni de rahatsız ediyor.

Burada temel sorun olarak kendisini ve kadınları tanımamazlık durumunu görüyorum. Ayrıca belki de bazı erkeklerin öğrenmiş oldukları dil bu. Mesela Çince bize çok zor gelir, ama bir Çinli o dili konuşur, çünkü o dili bilir. Şiddet, konuşması bana zor gelen bir dildir, masraflıdır ve sorunları artırır, fakat bir insan bu dili biliyorsa, bu dili konuşur. Bundan daha doğal bir şey olamaz. Ama bir tezim var ki oda şudur: Doğal olan şey, her zaman doğru olan şey değildir. Doğal olan bir çok şeyin devamı rahatsızlık vericidir.

Erkeklerin, şiddete başvurmalarının bir sebebi de erkeklerin, kendilerini, kadınları ve diğer bireyleri anlamak konusunda sıkıntı yaşıyor olmalarıdır. Çünkü çok çalışıp az kazanıyorlar, zamanları yok. Zamansızlık probleminden dolayı, normal taleplere cevap veremeyince, iş diktatörlüğe kalıyor. İstisnalar dışında, patronların veya sosyal bilimcilerin bu konuda çalışmaları veya tezleri yok. Bazı patronlar, size işten atılmadığınız için şanslı olduğunuzu söylerler veya aslında diğer bazı işverenler, size daha fazla imkânlar tanımak isteseler de piyasa şartları sebebiyle bunu yapamıyor olabilirler. Bu şartlar altında, sizin eşinizle veya çocuklarınızla yeterince zaman geçirip-geçiremediğiniz gibi bir konu kolayca gündeme gelemez. Belki kendi ilişkileri için bile böyle bir sorunun varlığının farkında değildir.

Bazı kişiler, kadınların ekonomik güce ulaşmalarının evlilikleri tehlikeye soktuğunu söylüyorlar. Güç ve seçeneklerin insanları şımarttığı doğrudur. Fakat bunda, egemenliğini kadınların çaresizliği üzerine kurmuş olan ve sıklıkla sözlü ya da fiilî şiddete başvuran erkeklerin de büyük suçu var. Artık yeni seçenekleri olan hangi insan, hayatını gözden geçirmemiş ki, bir kadın bunu yapmasın? Yeni seçenekleri olması, kadının erkeğini bırakacağı anlamına gelmiyor. Ama kadın önemsendiğini ve sevildiğini görmek istiyor.

Bir bayan avukat, eşlerine sadakatsizlik eden kadınların çoğunun, intikam için yani, erkeğin aynı şeyi tekrar tekra yapmasına tepki olarak, bu duruma girdiklerini söylemişti. Bu çok ilginç bir durumdur. Bir erkeğin kaba-kuvvete başvurarak karşı tarafa verdiği manevî hasarın çok, ama çok fazlasını, bir kadın hiç bir şekilde şiddete başvurmadan karşısındakine verebilir. Erkeklerin şiddet kullanarak, aslında hangi potansiyeldeki bir öfkeyi besledikleirni görmeleri gerekiyor.

Erkeğin şiddet kullanmasında en önemli etken duygularını yönlendirememeleridir. Erkekler, hayatlarındaki kadınlara (eş, kız, akraba vs) karşı, kadınların belki anlayabilecekleri, ama deneyimleyemeyecekleri bir duyarlık taşırlar. Bu duyarlık yönetim becerisi gerektiren ve kolay incinen bir duygudur. Bilim adamları, erkeklerin özellikle eşleri konusunda baş gösteren bu duyarlığı, erkeğin çocuğun kendisinden olduğundan emin bulunma isteğine bağlarlar. Kadın, bir çocuğun kendisinden olup-olmadığını bilir, çünkü çocuğu dünyaya getiren odur. Ama erkek, kendisini bundan hep emin olmak zorunda hisseder; önce eşini ve daha sonra hayatındaki bütün kadınları etkisi altına alan bir sakınma-koruma duygusu ortaya çıkar. Burada kadınların kendilerine has ve zarif yapıları da önemli bri etkendir. Bir insan sizin gözünüze daha zarif ve narin görünüyorsa, onu koruma-sakınma duygusuna kapılırsınız.

Fakat, kadın da bir bireydir, iş hayatı, cinsel hayatı, istekleri, arzuları ve büyüyüp-geliştiği normal bir süreç vardır. Bu sürecin erkek veya kadın için başıboş geçmesini savunmuyorum, çünkü değerlere oturmamış süreçler insanı değersizleştirirler. Fakat sözgelimi bir baba, kızının bir bir gün yetişkin bir birey olduğu, kişisel, cinsel bir kimliği veya arzulara sahip bulunduğu gerçeğiyle yüzleşmek zorundadır. Çünkü normal olan budur, yani doğal olan bir gencin büyümesi, olgunlaşmasıdır.

Dolayısıyla, erkek, kendisine ağır gelse de bununla yüzleşmek zorundadır. Bu yüzleşme, bireylere sınırsız özgürlükler verilmesi anlamına gelmez, ama yönetilmesi ve tedbirli davranılması gereken bir süreçtir

Değerler çatışması ise ayrı bir konudur. Belli bir yaştan sonra sözgelimi kızımızın değerleri bizimle çatışabilir ve bu durum bizi çok acıtabilir, ama bu da şiddet için geçerli sebep değildir. Genellikle şiddetin ana sebepleri de değerler çatışması değil, değerler dayatmasıdır. Diyelim ki böyle bir değerler çatışması durumu var: Dayakla veya şiddetle yola getirdiğinizi düşündüğünüz bir insan veya ilişki, zaten şirazeden çıkmıştır. Şiddet, bir insanı sadece iki yüzlü ve tilki yapar. Şiddet kullanarak bir insanı, sindirirsiniz, hasta veya katil edersiniz, ama o insanı fethedemezsiniz.

Şiddet, sadece aciz ve çaresiz olduğunuzu gösterir; başka hiç bir anlamı yoktur.

Gerçekten erkek olanlar, insanların duyguları, sıkıntıları, arzuları veya beklentileriyle yüzleşirler. Sevdikleriyle veya özellikle kendi ailesindeki kadınlarla iletişim hâlinde olurlar. Bir erkek öfkesine kapılma ve şiddetiyle değil, öfkesini kontrol etmekle büyür. Aslında erkeklik budur. İnanıyorum ki, hiç bir kadın, onu seven, önemseyen, ve değerlerini dayatmayan, ama incelikle paylaşan bir erkeği (eşleri, babaları vs) hayal kırıklığına uğratmak istemez.
Erkeklere önerim, kabadayı tavırları bırakıp, aklı başında bir aile babası olarak, eşleriyle, çocuklarıyla ve özellikle kızlarıyla çok, ama çok zaman geçirmeleridir.
Onları anlamaya ve zor gelse de onların dünyalarıyla yüzleşmeye karar verin.
--------------
Savaş ŞENEL: Vizyonu, Misyonu ve Değerleri
---------------
Konuyla ilgili film-kitap önerileri yapmak-almak ve yorumlarınız için:
MSN:
savassenel@hotmail.com
savassenel@savassenel.com
Skype: savas.senel
Twitter: savas senel
Facebook: savaş şenel
-------------------

Etiketler: , , , ,

7 Mart 2010 Pazar

Önemsemediğiniz Bir Kadına Güvenebilir misiniz? Kadınların Bilgilenmeleri Tehlikeli Bir Şey midir?


Bir gün, iş dışındaki zamanının çoğunu internette geçiren evli bir erkekle sohbet ediyordum. Ona nasıl olup da akşamları internette bu kadar zaman geçirebildiğini sordum. (Gündüzleri çalışıyordu, evine de geç saatlerde geliyordu) O da eşinin genel kültürünün zayıf olduğunu, onunla sohbetlerini keyifli bulmadığını ve bu sebeple kendisinin internette zaman geçirdiğini söyledi. Ben de şu soruyu sordum: "Peki eşini yetiştiremez misin? Ona da kitaplar alamaz mısın? Birlikte sinemaya tiyatroya vs. ye gidemez misiniz? Sana itiraz eder mi?" Cevabı: "Hayır itiraz etmez herhalde, ama ben bunu hiç denemedim" cümlesi oldu. Eşinin konuşmaları ve ilgi alanları ona "saçma" geliyormuş ve bunları dinlerken onun da canı sıkılıyormuş.

Bu genç adam, büyük ihtimalle, tanımadığı kişileri; daha sıkıcı konularda saatlerce dinliyordur. Aslına bakarsanız, kendisi de bana göre sıkıcı birisiydi ve çok bilgili birisi de değildi. Fakat bir insanın kendi eşiyle sohbet etnesi için o kadının veya erkeğin çok bilgili olması ve sohbetin de ansiklopedi okumak gibi bilgi vermesi gerekmez. Çünkü başka katma değerler de bulunabilir ve eksik olan yanlar zamanla tamamlanabilir.

Ara sıra rastladığım bir davranış kalıbından yola çıkarak, şunu da düşünüyorum: Büyük bir olasılıkla, bu kişi zaten eşiyle de fazla bilgili olmadığı ve onun kolay yönetilebilir olduğunu düşündüğü için evlenmiştir. Çünkü bazı erkeklerin şöyle bir düşüncesi vardır: "Cahil kadın kolay yönetilebilir." Hâlbuki cahil bir eşin, bir insanın başına ne gibi dertler açabileceğini hesap bile edemezler.

Bir gün bir işadamı bana kendi köylerinden bir kızla nişanlandığını söyledi ve ben de onu tebrik ettim. Sonra da neden kendisi yıllardır istanbul'da; yani büyük bir şehirde yaşamakta olduğu hâlde, evlenmek için köyde; yani küçük bir yerde yaşamakta olan bir kızı tercih ettiğini sordum. Cevaben, evlendiği kızın fazla bilgili olmasını istemediğini, itaatkâr ve aileye hizmet etme kültürüne sahip olmasını istediğini söyledi. Ben de ona: "Bir kaç yıl sonra bana gelip de "eşim beni anlamıyor, ne yapacağımı bilmiyorum" demezsin umarım" dedim. Çünkü bu genç erkek sürekli olarak yeni insanlarla tanışıyor, iş dünyasında koşturuyor ve daha bir çok etkinliğin içinde bulunuyordu. Kolay yönetilebilir diye evlendiği genç bayanı, bir süre sonra sıkıcı bulmaya başlayabilirdi. İnsanların bir kadınla veya bir erkekle evlenmek için önemsedikleri vasıfları, bir süre sonra sıkıcı veya itici bulma huyları vardır. Oturup üzerinde ciddi olarak düşünmedikçe, bu konuda kitaplar okumadıkça veya tavsiye almadıkça bu ikilim önemli sorunlara yol açabiliyor.

Biz erkeklerin kadınlarla ilgili olarak sıklıkla göz ardı ettiğimiz konular vardır: Birisi kadınların gücü ve potansiyeli, ikincisi önemsemedikleri ve bilgiyle donatmadıkları bir (insana) kadına gereğinden fazla güvenmenin aptalca bir şey olduğu gerçeğidir.

Eşinin kendisini önemsemediğini, ama kendisine güvendiğini bilen bir kadın, ya o adamı bir gün terkeder, ya da incitir. Kadın, imkânları olduğu hâlde, o adamı terk etmiyorsa veya incitmiyorsa, bunun sebebi kadının kendi değerleri olması, o değerlere saygı duyması ve kadının kalbinde ve zihninde, bir gün o adamın iyiye doğru dönüşeceğine dair bir inancın yer edinmiş olmasıdır. (Aşk ve sevgi, öfkeyi dizginleyemeyebiliyor) Aksi hâlde, bir kadının bir erkeği incitmek konusunda kullanabileceği olası imkân ve fırsatların niteliklerini ve niceliklerini düşünmek bile yeterince ürkütücüdür.

Düşünün ki, milyarlarca liralık elmasların sergilendiği bir mücevherat dükkânından sorumlusunuz. Patronunuz sizi çok dürüst bulduğunu, koca bir serveti emanet ettğini söylüyor, ama maaşınıza zam yapmak aklına gelmiyor, size zaman ayırıp-konuşmayı düşünmüyor veya başka birşekilde gönlünüzü almıyor. İyi birisiyseniz, öfke sebebiyle "zıvanadan çıkmamak" için başka bir iş ararsınız; başka türlü bir tarzınız varsa, o adamı soymayı planlarsınız. Kendi işleriyle ilgili olarak sizi dürüst bulan birisinin, sizi önemseyip takdir etmemesi, kesinlikle o kişinin aptal olduğu ve bir yandan da sizi aptal bulduğu anlamına gelir.

Az önceki örnekte yer alan internet düşkünü kocanın sıkıcı bulduğu kadın, istese bir çok insanı kendisine çekebilir. Erkek ise o kadar saf ki, önemsemediği birisine güveniyor. Önemsemediğiniz, bir insana nasıl güvenirsiniz? İşte en büyük aptallıklardan birisi budur. Ama bu tür tilkiler, inanmakta olduğu değerleri olan kadınları tercih ederler. Çünkü kadın erkeği incitmek istese bile, değerleri onu engeller. Bir gün böyle birisiyle tanışmıştım; bir insanın aynı süreçte iki kadını sevebileceğini, meşru olmayan bir şekilde ve ileri anlamda iletişim hâlinde olabileceğini söylemişti. Ben de: "Peki eşiniz aynı şeyi yapsa ne hissederdiniz?" diye sorunca, birden irkildi ve ürpermiş bir şekilde: "O böyle bir şey yapmaz, yapmak istemez!" dedi. Yani kadının sahip olduğu değerleri garantör; bir emniyet kilidi olarak kullanıyordu. Tam bir iki-yüzlülük! Yani erkek, her yerde özgürlükçü olduğunu söylüyor, ama evlenmek için özellikle, muhafazakâr değerleri sahip bulunan bir kadınla evleniyor. Şirketlerin insan kaynakları departmanlarına parmak ısırtıracak bir yaklaşım!

Bir yandan da, bir erkek olarak, ayırdığınız zamanın miktarı açısından bakarsak, aslında pratik olarak patronunuzla veya işinizle de evli olduğunuzu söyleyebiliriz. Yani çocuklarınız konusunda bir sürü görevi; hatta "babalık yapma" gibi sadece sizin yerine getirebileceğiniz görevleri bile, sıklıkla eşinize devrediyorsunuz ve bir yandan da bu kadının bilgisiz olmasına izin veriyor ve hatta sebep oluyorsunuz! Tam bir cinayet!

Peki erkeklerin tilkilikleri kadınlara neyi öğretiyor? Şunları öğretiyor: Stratejik ve yerine göre sinsi olmayı, çevresindeki erkeklerle iletişim kurmayı değil, onları idare etmeyi veya yerine göre kandırmayı öğretiyor. Kadını bilgisiz bırakmanın bir yönetim tekniği olduğunu düşünen bir erkek, bu sonucu davet ediyor. Eşinin, kızının veya başka bir bayan yakınının doğasını anlayıp uygun bir şekilde tepkiler vermeyen ve bu konuda kafa yormayan birisi başka bir seçenek de bırakmıyor.

Ben kişisel olarak, ailemdeki bireylerin benim dahil olmak zorunda kaldığım her etkinliğe dahil olmalarına rıza gösteremiyorum. Sözgelimi ben sigara içilen meclislerde bulunma durumunda olabiliyorum, ama eşimin veya çocuklarımın bunu yapmalarını istemiyorum. Buna izin vermeyi demokrasi olarak da görmüyorum. Ama sözgelimi ailemdeki kişilerin de, kitaplar okumaya, arkadaşlar edinmeye, sinemaya, tiyatroya gitmeye veya kendilerini gerçekleyecekleri bir hobiyle ilgilenmeye vs hakları var.

Her insanın bilgilenmeye kendisini gerçeklemeye hakkı var ve bu hak onlardan alınamaz.

Daha iyi bir tavsiyeniz varsa, bilmek isterim.
---------------
Savaş ŞENEL: Vizyonu, Misyonu ve Değerleri
---------------
Konuyla ilgili film-kitap önerileri yapmak-almak ve yorumlarınız için:
MSN:
savassenel@hotmail.com
savassenel@savassenel.com
Skype: savas.senel
Twitter: savassenel
-------------------

Etiketler: , , , ,

25 Şubat 2010 Perşembe

Madem ki Türküm, Madem ki Doğruyum niye soru sormuyorum!


Lise öğrencisiyken çok okuyan, çokça soruları olan ve yumuşak mizacıma rağmen, inandığı şeyler için gerekirse dik durabilen bir çocuktum. Bir gün bir tarih öğretmenimize bir soru sordum. Benim sorularıma cevap veremeyen veya vermek istemeyen hocamız nedense öfkelendi ve sudan bir sebeple, kendi hâlinde bir arkadaşımızı kelimenin tam anlamıyla dövdü. Verilen mesaj şuydu: "Sorunu beğenmedim, sana da bir şey yapmam; zaten sen de düzgün cevaplar almazsan sorularından vaz geçmezsin, ama senin yerine başkasını incitirim! Haberin olsun!" Ben mesajı almıştım; Ona sorular sormaktan vaz geçtim. Anlamak yerine, incitmeyi tercih eden bu tavrı, almış olduğu "devrim muhafızlığı" eğitiminden kaynaklanıyordu. Bana bir şey yapmayacak olsa bile, benim yerime başkalarını hırpalayacaktı.

Hatta bu hocamız, ona bir şey danışmaya gittiğim bir gün, beni öğretmenler odasından kovar gibi çıkarmıştı. Diğer öğretmenler şaşkınlıkla bize bakmışlardı. Çünkü benim okulda iyi bir ünüm vardı; kimseye kabalık yapmayan, çok okuyan ve güzel konuşan bir çocuktum. Hakikaten ilginç bir çocukmuşum ki, öğretmenimiz beni herkesin içinde suçlu gibi kovduğunda sadece üzüntüyle gülümsemiştim. Sorun bende değildi, ondaydı, bunu biliyordum, çünkü ne babam ne annem ne de Cemil Ağabey beni sorularım için ayıplamışlardı. Soru sormak yanlış bir şey olsa, önce onlar ayıplarlardı. Bu basit adama sormasam da, sorularımdan vaz geçmedim. Ben kendime hep sorular sordum veya "benliğim bana sorular sordu" da denebilir; Sorgulamadığım hiç bir şey kalmadı, ama amacım hep anlamak oldu; kimseyi incitmek, küçük düşürmek için soru sorduğumu hatırlamıyorum. Zaten en başta kendime soruyordum ve kendime sorduğum, ama cevap bulamadığım için, o soruyu bir gün o konuda yetkin olduğunu düşündüğüm birisine yöneltiyordum. Yani laf olsun diye soru uydurmuyordum; O merak zaten aylarca kafamda kımıldanmış oluyordu.

Ortaokulda Din Bilgisi derslerine giren bir hocamız vardı. O da öyleydi. Şiddete başvurmazdı, ama ona da dinî konularda sorular soramıyordum. O da onu küçük düşürmeye çalıştığımı sanıyordu! Hâlbuki sözgelimi: "Alkollü içki içmek neden günah?" sorusu, gayet mantıklı bir soruydu. Çünkü çevremde alkol alan, bunu tavsiye den büyüklerim vardı ve ben müslüman bir çocuk olarak şaşkın bir şekilde arada kalıyordum. Benim böyle bir soru sormam mantıklı değil miydi? Bana: "Alkol almanın yararları olsa da, uzun vadede başka sakıncaları var. Bazı insanlar bunu görmüyorlar veya görmek istemiyorlar! Sen kendi tavrını seç!" gibi bir cevap veremez miydi? Bunu yapmak çok mu zordu?

Bazı şabloncu tipler, nazik ve duygulu bir çocuğun soru sormasını anlayamadılar. Nazik ve duygulu olmam, aptal olduğum anlamına gelmiyordu, ama bunu bir türlü göremediler.

Gerçi öğretmenlerimiz, Sokratik, yani soru ve cevap yöntemine dayanan bir sistemde çalışmıyorlardı. Onları eğiten sistem: "öğrenci boş kâğıttır; öğretmenler bu boş kâğıtları doldurur" anlayışına dönüşen Dewey ekolünü temel alıyordu. Bu sebepten olsa gerek soru soran öğrenci tipi onları rahatsız ediyordu veya alışık olmadıkları için böyle bir öğrenciyi garipsiyorlardı.

Sözün özü şunu anladım: Sorulara karşı iki türlü tepki görürsünüz: Birinci türde tepkiler, a
klı başında olanlardan ve gerçeklerden korkmayanlardan gelir: Cevapları yoksa araştırırlar, bilmedikleri şeyler varsa, bunu açıklıkla söylerler, kendi başlarına veya sizinle birlikte cevaplar ararlar ve bundan da kazançlı çıkarlar.

İkinci türden tepki de, s
orulara verecek cevapları olmayanlar veya aslında cevapları olduğunu hâlde her soruyu bir tehditmiş gibi algılayanlardan gelir: Sorularınıza cevap veremedikleri veya vermek istemedikleri için, size sorularınızı unutturmaya çalışırlar. Sizi aptala çevirmek isterler. Hâlbuki insanın kalbi, aklı ve zekâsı sorular sormaya devam eder. Bu gerçeği göz ardı etmekle, sadece kendinizi kandırırsınız. İkinci gruptaki kişiler veya bunların yönetimindeki gruplar, soru sormaya devam ederseniz, yıldırmaya ve şiddete başvururlar. Onlara göre problem hep soru soranlardadır, onlarda sorun yoktur.

Ben çocuklarımın ve öğrencilerimin sorularına onların seviyelerine ve durumlarına göre (yani pedagojik anlamda) cevaplar veririm. Çünkü akılları var, çünkü duyguları var ve elbette sorular soracaklar. Cevabı bilmiyorsam "bilmiyorum" derim ve onların bir cevabı varsa onları dinlerim. Tek şartım vardır: Saygılı olmak. İncitmek için değil, anlamak için sormak. Onlar da, bu konuda oldukça duyarlıdırlar. Dünya görüşü bambaşka olan kişilerle çok keyifli sohbetler yaparız. Çünkü amacımız gerçeği bulmaktır, ego tatmini değilidir. Elbette egolarımız tatmin olur, ama bu tatmin başkalarının egolarını hiçe saymayı içeren bir şekilde olmaz.

Her insan, hayat, sistem, insanın varlık amacıyla ilgili konular, sosyal konular vs. hakkında sorular sorar; Bu insanın en önemli özelliğidir.

Bütün sistemler ve oluşumlar, bazı sorularla muhatap olurlar. Bu durum, ortaya bir vaadle çıkan her organizasyonun, kitabın, yazının, yazarın, ideolojinin, dinin, mesajın kaderidir. Ya bu sorulara cevap verirsiniz, ya da tarih sahnesinden silinirsiniz. Hayatı kavrayan, hayatın kılcallarını besleyen cevaplar ve bu cevapların kaynakları insanlık var oldukça var olurlar. Bunu yapamayanlarsa, sadece tarih kitaplarında bir başlık; bir bölüm olarak kalırlar.

Bir sistemi ayakta tutan yapay ritüeller değildir; insana ve hayata dair sorulara-ayrıntılara dair verdiği cevaplardır.

Ve bir sistemin cevaplaması gereken en önemli soru ise "İnsan Nedir? Sadece görünüp-kaybolmak için, fazlasıyla duygulu, ince fikirli ve detaylı olan insanın varlık sebebi ne olabilir?" sorusudur.

İnsan nedir?

Rakı şişesinde balık mı? Bütün zarafetine ve karmaşıklığına rağmen, toprakta yok olan bir yaprağın kaderini paylaşan bir varlık mı, yoksa kainatta kısa bir süre geçiren ve oradan sonsuzluğa geçiş yapan saygın bir konuk mu?

Buyrun, düşünün... Bu soruyu paradigmanıza ve kendinize sorun.

---------------
Savaş ŞENEL: Vizyonu, Misyonu ve Değerleri
---------------
Konuyla ilgili film-kitap önerileri yapmak-almak ve yorumlarınız için:
MSN:
savassenel@hotmail.com
savassenel@savassenel.com
Skype: savas.senel
Twitter: savassenel
-------------------

Etiketler: , ,

12 Şubat 2010 Cuma

İntikam alma düşüncesini neden sevmiyorum!


İntikam almak istediğim zamanlar olmuştur; kendimle ve özellikle sevdiklerimle ilgili olarak kaldıramayacağım bir kötülük görmekten de hep ürkmüşümdür. Allah'a şükür ki, böylesi bir kötülük görmedim. Bu durumu şuna bağlıyorum: Birisini üzersem, varsa suçumu kabul ederim, suçum olmadığını düşünsem bile, o kişiyle konuşur ve durumu aydınlatmaya çalışırım. Kısacası, benimle ilgili olarak üzülmüş, haksızlığa uğramış olduğunu düşünen veya hisseden birisi olursa, bana ne kadar zor gelirse-gelsin, ona veya onlara benimle hesaplaşma fırsatı vermeye çalışırım. Çoğu insanın istediği de duygularını anlatmak, sesinin duyulduğunu bilmektir ve bu onların hakkıdır. İnsanlar, genellikle, kendilerine kulak veren birisini affetmeye hazırdırlar. Ama temel şart şudur: Sizin yüzünüzden üzülmüş birisini göz ardı etmeyeceksiniz ve yok saymayacaksınız. Bu tavrınız size karşı yapılabilecek ve sizin de cevap vermenizi gerektirecek kötülükleri engeller.


Peki intikam planları yapmayı ve intikam almayı neden sevmem?

Birincisi,
Böyle bir kötülüğün derecesi izafî-yani görece olmakla birlikte, kendi adıma konuşursam, insanlardan irademi elimden alabilecek, beni "ben" olmaktan koparabilecek ve beni bir insana veya insanlığa karşı düşman edecek bir kötülük görmedim veya eğer böyle bir şey olmuşsa, belki de bu konuda kendimi ikna ettim. Bunun için hep şükrederim. Çünkü böyle bir acıyı yaşamak zor bir sınavdır ve yaşadığınız bu acı, Allah korusun, sizi bir "canavara" dönüştürebilir.

İkincisi, bana haksızlık yapmış olan kişilerin bir kısmı, bunu iş hâline getirmişlerdir. Yani seçtikleri veya içine düştükleri hayat, zaten kırıp-geçirmekle sürüyor. Başka bir tabirle sadece benimle değil, herkesle sorunları var. Bunu görebiliyorum ve onları, onlar için üzülmekle birlikte, mutsuz hayatlarıyla başbaşa bırakıyorum.

Üçüncüsü, ben de bizzat affedildim-affediliyorum, sevdiklerim veya farklı insanlar da benim kusurlarımı; hatalarımı hoş gördüler veya hoş görmektedirler. Buna karşı, hem bir teşekkür hem de bir şükran ifadesi olarak, başkalarını da affedebilmeye ve hoş görmeye çalışıyorum.

Dördüncüsü, intikam almayı planlamak veya intikam almak, masraflı bir iştir. Sizi daha iyi işler yapmaktan alıkoyar. İntikam almak için kullanmayı düşündüğünüz yöntemler etik, yasal veya ahlakî de olsalar, intikam almanın maddî-manevî anlamda bir maliyeti vardır. Bu maliyet de, genellikle kazanacaklarınızdan fazladır. Sadece bir birey olarak haksızlığa karşı durmak için tavır koyduğum zamanlar olur, ama bu, intikam almaktan başka bir şeydir. Eğer, intikam alma konusunda kullanmayı planladığınız yöntemler etik, yasal veya ahlakî değillerse, bu süreçte kimyanız değişir ve farklı birisi olmaya doğru gidersiniz. Böyle bir sürece girmeden önce veya bu süreçte iseniz, acilen: "Acaba olmaya doğru gittim/ olduğum bu kişi, olmak istediğim insan mıdır?" sorusunu kendinize sormalısınız.

Beşincisi, çağdaş dünya ve Türkiye, büyük bir fikir kaosu içindedir; bir çok insan "hazzı" mutlulukla karıştırmakta ve "hazcı-Hedonist" tutumla, başkalarını kullanmaya çalışarak mutluluğu aramaktadırlar. Bu sırada, başkalarının kalplerini kırmaktadırlar. Benim tanıdığım ve başkalarının kalplerini kırmakla zaman geçiren bu türden kişilerden çoğu, anlamsız hayatlarının etkisiyle, alkolün veya daha kötü uyuşturucuların pençesinde kıvranmaya başladılar. Şimdi böyle birisinden neyin intikamını alacaksınız? En iyisi onlardan uzak durmaktır.

Altıncısı, bazı insanların fikir düzeyleri nasıl bir kötülük veya hata yaptıklarını anlamaya müsait değildir. Onlar pişman olmazlar, onları sadece korkutabilirsiniz. Yani bir daha aynı hatayı yapmalarını engellersiniz, fakat bunun sebebi hatalarını anlamış olmaları değil, korkmuş olmalarıdır. Bir bakıma hayvanlar gibidirler de diyemiyorum, çünkü insanın hayvanla denk olması teknik olarak mümkün değildir; insan bilinç ve davranış olarak ya hayvandan üstündür ya da aşağıdadır. Bense sevdiklerimden birisi zor durumda kalmadıkça, herhangi bir insanı korkutmayı sevmem. Yaparsam kanunî yollar kullanırım.

Yedincisi, bir insanın kusurunda sadece aklının payı yoktur. Duyguları, arzuları, o anda içinde bulunduğu şartlar vs. de etkilidir. Kanunlara aykırı bir suç işlemişse elbette cezasını çekmelidir. Ama şahsî ve bana karşı bir suçsa, içinde bulunduğu şartları da göz ardı etmemeye çalışırım ve affetmek için bir yol ararım. Fakat, yaptığı şeyin yanlış olduğunu, göz ardı edilmediğini, fakat affedildiğini kendisine bildiririm. Affetmekle birlikte, kendileriyle iletişimimi zayıflattığım kişiler olmuştur. Özellikle kişi, bende kendimi ikna edip-sakinleştirmemi gerektiren ve bu sebeple zihinsel enerjimi boşa harcamama sebep olan düşünce nöbetlerine sebep oluyorsa, o kişiden uzaklaşırım.


Sekizincisi: İntikam almanın hesap edilemez sonuçları ortaya çıkabilir. Yani siz sadece bir kişiyi ve bir şekilde incitmek isterken, o kişiyi maksadı aşan bir şekilde veya bir çok insanı gereksiz bri şekilde incitebilirsiniz. Yani olaylar kontrolünüzden çıkabilir; bu da sonu gelmeyen zararlar ve devamında büyk vicdan azapları getirebilir. İntikam almadan önce sırtınızda 10 kilo yük taşırken, bu yük, vicdana azabıyla birlikte kalbinize girer ve 100 ton olur! İşin acı yanı, olup-bitmiş bulunan şeyleri geri de alamazsınız!

Beni veya sevdiklerimi üzmüş olanlar için tek duam vardır ve o da beddua sayılmaz: Etraflarındaki masum kişilere bir zarar gelmeksizin, insan olarak kaldıramayacakları ağır bir acı yaşamadan, belki kaderin getirdiği küçük bir şokla, suçlarını anlamaları ve pişmanlık duymalarıdır; Pişmanlık duygusu, kişinin sürekli içinde taşıdığı, insanı pişiren, bir yandan da kişiyi arındıran bir tür ateştir ve aslında iyi bir şeydir.

Bununla birlikte kişinin pişman olması mümkün görünmüyorsa, üstelik sefil hayatıyla övünür hâle gelmişse, kanunlardan ve alması gereken cezalardan şu ya da bu şekilde sıyrılıyorssa, zaten onunla başa çıkmak bir sivilin ne görevidir ne de işidir. "Sen rahatına bak! Allah Müntakimdir-intikam alandır, nasılsa yanına kalmayacak" der bırakırım. Bu cümleyi benimle ilgili konularda sarfetmedim, ama nadiren de olsa, kendi hazları veya hedeflerine ulaşmak için başkalarının, özellikle gençlerin hayatlarına acımasızca kastedenler için kullanmışımdır.

Kendime, okurlarıma, sevdiklerime, sevmediklerime vs. tek önerim var: Oturup, sizi veya sevdiklerinizi incitmiş olanların bir listesini yapın, onların hayatlarını gözden geçirin ve onlardan intikam almak için başvurabileceğiniz olası yolları düşünün. Bu yollar, etik, yasal ve sizin içbütünlüğünüze uygun olsalar da, size getirecekleri maddî-manevî masrafı hesaplayın. Yasal haklarınız varsa, başvurun; bu zaten intikam sayılmaz, sizin hakkınızdır. Ama devamında olabilecek şeyleri kaldıramayacaksanız, bunu da iyi hesap edin derim.

Kendi adıma söylemem gerekirse, geçmişte ağzının payını vermiş olmam gereken bazı kişiler olmuştur ve o anda cezalarını vermem gerekirdi. Ama şimdi onlarla uğraşmak için kılımı bile kıpırdatmam!

Bunun dışında en iyisi kendi yolunuzda ilerlemek, sizin ve sevdikleriniz için huzurla birlikte gelen başarılar, en iyi "intikamlardır." Hem o sonuçlara giden yol boyunca gelişir, dönüşür ve olgunlaşırsınız, hem de sonuçları keyiflidir.
---------------


Savaş ŞENEL: Vizyonu, Misyonu ve Değerleri
---------------
Konuyla ilgili film-kitap önerileri yapmak-almak ve yorumlarınız için:
MSN:
savassenel@hotmail.com
savassenel@savassenel.com
Skype: savas.senel
Twitter: savassenel
-------------------




Etiketler: ,

25 Aralık 2009 Cuma

Kendi kuzularınıza nasıl davranılmasını istiyorsanız, başkalarının kuzularına da öyle davranın!


Uzun zamandır gözlemlediğim şeylerden vardığım bir sonuç da, insanlarla buluşma noktalarınızın onlara karşı olan duygularınızı biçimlendiriyor oluşudur. Bu buluşma noktaları önceleri keyifli gelebilir. Mesela yalancı şahitlik yapan birisini düşünelim; Böylesi rezil bir işten para kazandığı için önceleri keyif de alan birisi, sonraları, bedava ve emeksiz kazandığını sandığı para için, aslında büyük bir bedel öder; kendi cinsine-insanlara karşı güvenini yitirir, başkalarının hatta kendileri için yalancı şahitlik yaptığı kişilerin ona saygısı kalmaz ve kendisi de herkesi yalancı olarak görmeye başlar. İnsanlarla buluştuğunuz projeler ve ortak çalışma tarzınız, sizin hayata küsmenize veya hayatla barışık yaşamanıza sebep olabilir. Başka bir tabirle, insanlarla buluşma noktanız birlikte işlediğiniz "yanlışlarsa", kendiniz de bunun bir parçası olduğunuz hâlde ve belki de aslında kendiniz bunun bir parçası olduğunuz için, insanları "günahkâr" olarak görmekten ve onlardan ürkmekten kendinizi alamazsınız.
Ölçüsüz ilişkiler-Acı hayatlar
Sözgelimi, karşı cinsle sınırsız ilişkiler kurmaktan çekinmeyen, bunun için muhataplarının her türlü zaafını kullanan, önceleri bundan keyif alan, ama sonraları yavaş yavaş her kadını günahkâr ve güvenilmez görme eğilimine kapılmış olan erkekler gördüm. Bir kadına gerçekten; içtenlikle aşık olabilmeyi ve güvenebilmeyi deliler gibi istiyorlar, ama bunu bir türlü beceremiyorlardı. Ve ne yazık ki, paradigmaları değişmediği için, yaşadıkları haz gitmiş (mutluluk zaten olmamış) ve onun yerine, kadınlara karşı büyük bir güvensizlik ve acı dolu bir yalnızlık kalmıştı. Kimsecikleri sevemez bir hâle gelmişlerdi! Çünkü sevmek, ama güvenememek veya sevmeyi istemek, ama kırılmaktan ölesiye korkmak, insanın kalbini ve zihnini, kendisi hayalî, ama azabı gerçek olan soyut bir cehenneme atar!

Böyle birisiyle bir sohbetimiz olmuştu. Sohbetimiz sırasında bir kızı olsa, onu üniversiteye göndermeyeceğini, çünkü bazı konularda, ne kızına ne de başka insanlara güvenemeyeceğini söylemişti. Ben de ona şunu sordum: "Ben kızımı üniversiteye gönderme fikrinden ürkmüyorum, ama sen sınırsız bir hayatın sana göre "nimet" olan şeylerini yaşarken, doğmamış olan kızının üniversite öğrencisi olması ve sosyalleşmesi seni ürkütüyor... sence bu endişenin sebebi nedir?" Cevap veremeyince, ben de ona şunu söyledim: "Karşı cinsle ilişkilerinde hâkim olan tarz, seni korkak yapıyor! Hâlbuki benim kızım var, zamanı geldiğinde ve o da istiyorsa, üniversiteye gitmesini isterim. Evet, benim de endişelerim var, ama insanlara olan güvenimi tamamen yitirmedim. Bir yandan da, yetişkin bir birey olarak kızımın bazı yanlış seçimler yapıp bazı bedeller ödemesi ihtimali, düşünmesi benim için acı bir şey olsa da, hayatta yer alan risklerden birisi. Ama her mümkün de vaki olmaz; yani bir şey ihtimal dahili diye, mutlaka gerçekleşmesi de gerekmiyor!" Bilmiyorum cevabımdan ne anladı?
İnsan zihni fotoğraf albümü gibidir
İnsan zihni aslında fotoğraf albümü gibidir ve biz oraya sürekli yeni fotoğraflar koyuyoruz. Bu fotoğrafların güzel olmaları, bizim zihnimize ve kalbimize rahatlık verir. İnsanlarla, hayatla, ailemizle vs. ile ilgili olarak zihnimize girmeleriniz istediğimiz veya izin verdiğimiz fotoğaflar, iç açıcı olmalıdır. Yaşamayı istemediğiniz ve yaşamadığınız şeyleri, görmek veya seyretmek de gereksizdir diye düşünürüm. Bu, insanlarla ilgili olarak da geçerli ve yararlı bir ilkedir. Sözgelimi ben, insanların kötü yanlarına odaklanmış filmleri de seyretmem. Kendimi mi kandırıyorum, hayır? Ben hayatın farkındayım, ama zihnime o görüntüleri yerleştirmekten kaçınıyorum, çünkü daha sonra onların zihnimden yerli-yersiz geçmelerini istemiyorum. Yani içinde olmak istemediğim bir hayatın veya anlayışın seyircisi olmayı da yanlış buluyorum.
Meslekî donanım
İnsanlarla hatalarda buluşmak alışkanlığınız ve bu türden şeyleri seyretmiyorsunuz da, ama mesleğiniz gereği insan hataları ve zaaflarıyla kaçnılmaz olarak karşılaşıyorsanız, bu da özel bir eğitim ve birikim gerektirir. Hatta önemli birer görev olan polislik, avukatlık, psikiyatırlık, hatta esnaflık ve benzeri meslekleri icra eden kişiler çok hassas bir durumdalar. Mesleklerinin doğası gereği insanların zaaflarıyla sıklıkla karşılaşan ve bu türden sorunlarla başa çıkmak durumunda olan kişilerin de, meslekî eğitimleri dışında özel bir eğitime ihtiyaçları vardır. Mesela bir belediye otobüs şoforünün paso göstermeyen bir öğrenciye çok kızdığını görünce şunu düşünmüştüm: "Bu öğrenci pasosunu göstermedi; sonuçta dalgındı ve bu, büyük bir kötülük de değil. Ama bu şoför her gün böyle 40 kişiyi uyarmak zorunda kalıyorsa, çileden çıkabilir!" Pasolarını göstermeyen kişiler de, aslında kötü insanlar değiller, ama şoförün de bir tahammül sınırı vardı. Eğer o şoför, Yunusvarî bir yaklaşımı, yani "Yaratılanı, Yaratan'ın hatırına hoş görme" anlayışını besleyen zıhınsel bır donanıma sahip değilse, işi zor demektir.

Bir okurum bir uzmana gider, acıyla ve göz yaşları içinde geçmişinden söz eder; çünkü bazı çözümler aramaktadır. Fakat bir kaç gün sonra, bu uzman kişiden "gereksiz" telefon mesajları almaya başlar! Karşınızda ruh hâli itibariyle harabe bir hâle gelmiş ve çözüm aramak için komşusuna değil, bir uzmana danışan genç bir insan var ve bu önemli bir sorumluluk demektir. Evet insanlar, işin başında farklı bir amaç besleyemeyebilirler, ama dirençleri zayıfsa kendilerini bir şeylere kaptırabiliyorlar. Yani yolun başındaki düşünce tarzını, yol boyunca da sürdürebilmek de ayrı bir çaba ister. Bunu görmek için sadece meslekî veya teknik altyapıya sahip olmak yetmez, Yunusvarî bir gönle de sahip olmak lazım diye düşünüyorum.

"Yaratılanı Yaratan'dan ötürü hoş görme" anlayışı
Yunus'un "Yaratılanı Yaratan'dan ötürü hoş görme" anlayışının ne denli zarif ve ince bir tutum olduğunu 40'lı yaşlarımda kendime ve diğer insanlara baktıkça daha iyi anlıyorum. Burada ince bir denge var ve bunu tutturmak hem sağlam bir paradigma, hem de hatırı sayılır bir çaba gerektiriyor: İnsanların kusurları olduğunu göreceksiniz; onlardan soğumayacaksınız, onları hoş göreceksiniz, ama onlarla da aynı yola düşmeyeceksiniz veya düşmeye kalkışmayacaksınız! Bir duruşunuz olacak ve bu insanlar, güvendikleri için size yeniden dönüp sığınabilecekler! Zor görünüyor değil mi? Ama sevdiğiniz bir insan, başkasından bu türden bir destek isteseydi, o kişinin nasıl davranmasını beklerdiniz? Sevdiklerinizin karşılarına çıkan kişilerin, sevdiklerinizin zaaflarını giderecek yolları göstermelerini mi, yoksa zaaflarını kullanıp-derinleştirmelerini mi isterdiniz? Eminim bu sorunun cevabını düşünmek, size anlamlı fikirler verecektir.

Unutmayın: Başkalarına iyi davranmak, aslında kendimize ve sevdiklerimize iyi davranmaktır! "Kendinize nasıl davranıyorsanız, başkalarına da öyle davranın!" şeklindeki klasik ve güzel sözü biraz değiştiriyorum: Kendi bebelerinize-kuzularınıza nasıl davranılmasını istiyorsanız, başkalarının bebelerine-kuzularına da öyle davranın! Yaşları ne olursa-olsun, her insan ana kuzusudur ve aslında içinde bir çocuk saklıdır!
---------------
Savaş ŞENEL: Vizyonu, Misyonu ve Değerleri
---------------
Konuyla ilgili film-kitap önerileri yapmak-almak ve yorumlarınız için:
MSN:
savassenel@hotmail.com

Etiketler: , , , ,

Ben Üsküdar Belediyesini Tanıyorum; Onlar da Beni Tanımalılar!


Bendeniz yakınlardan çok, uzaklarda bilinmeyi seven birisiyim. Kendi mahallemde pek tanınmam; kendi hâlinde, nelerle meşgul olduğu tam olarak anlaşılamayan, ama sempatik görünen birisi olarak yaşar giderim, ama bir yandan da Türkiye'nin neredeyse her yerinde yazılarım okunur ve bu saklı hâli de severim. Öyle ekâbirin-ileri gelenlerin olduğu yerlere pek sokulmam! Zaman bir tuhaf olmuş ve bazı güç sahiplerinin başa çıkamadıkları bir konu var: Menfaatçi insanlarlarla, adil bir şekilde de menfaat birliği yapabilecekleri kişileri, birbirlerinden ayırd edemiyorlar. Hâlbuki güç, para veya makam sahiplerinin bu beceri ve yetide olmaları gerekiyor. Güç, para veya makam çekici unsurlardır. İnsanların, bunlara sahip kişilerden destek veya yardım beklemeleri normaldir.
Gücü, parayı veya makamı idare edebilmek, onların sahiplerine düşer. Ama ne yazık ki günümüzde çeşitli sebeplerden dolayı inanılmaz yerlerde inanılmaz kişilere rastlayabilirsiniz! Sizi anlayamadıklarında "anlayamadım, bana yardımcı olun!" demek yerine "bu kişi benden ne isteyecek acaba?" diye sizi süzerler, sizden ürkerler veya daha komiği onların yerine geçeceğinizi düşünürler!

Bazı güç, para veya makam sahipleri de yanlarına gittiğinizde, sizi esir almaya çalışırlar! Yani siz onlara gittiğiniz için, "ben avantajlı durumdayım, bu kişi ayağıma geldi! Bu fısatı kullanmalıyım!" diye düşünürler. Eğer mantık buysa, evlenme teklifiyle bir bayanın ayağına giden her erkeğin, esir alınmış olması lazımdı, ama hâlâ erkek egemen bir toplum olduğumuz söyleniyor!

Diğer bazıları da, fırsatçılardan, menfaatçilerden yorulmuş ve bıkmış durumdalar ve haklı olarak sizi onlara güvendikleri birisinin sunmasını bekliyorlar. Bence bu düşünceleri de mantıklı ve haklı bir yaklaşımı ifade ediyor. Çünkü verecekleri bir değer olmadığı hâlde, bir şeyler bekleyenlerden veya verdiklerinden fazlasını isteyenlerden bıkmışlar.

Peki ben ne yapıyorum? Ne istiyorum ne de veriyorlar! Ben önce namım gitsin diyenlerdenim! Beni arkadaşlarım ve dostlarım anlatıyorlar! Mesela Üsküdar'da yaşadığım ve bazı gözlemlerim olduğu için "insanlık namına" Üsküdar Belediyesine bir kaç yazımı uyarı emaili olarak attım. Fakat hiç birisine cevap gelmedi. Tabi ki burada benim de kabahatim var. İstiğna-kalabalıktan kaçınma hâliyle yaşıyorum, ama yukarda yazdığım sebeplerden dolayı. E ben de haklıyım!

Bir eğitimci büyüğümüzle tanışmıştım. Bir üniversitede eğitim bilimleriyle ilgili dersler veriyordu ve kendisiyle uzun ve güzel bir sohbetimiz olmuştu. Onun bir fikri vardı: Her belediye, kendi yönetim sınırları içinde bulunan eğitimci, yazar, düşünür, sanatçı vs. gibi fikir işçilerinin bir listesini yapmak ve onlarla toplantılar düzenlemeliydi. Ama belediyeler, sanırım daha çok iş dünyasındaki kişileri, müteahhitleri veya medyada parlamış kişileri seviyor, yetenekleri bulmak belediyeye zor geliyor. Hâlbuki gazetelere bakıyorum, sözgelimi Üsküdar'da yaşamış olan bir düşünür var. Gizli-meşhur, ama vefat edince haberimiz oluyor!

Bütün yönetimlerin düşünürlere ihtiyaçları vardır, çünkü düşünmek zaman ve mesai ister; çünkü düşünmek, müstakil-başlı başına bir iştir. Sürekli hareket hâlinde olan insanlar, çok fazla düşünemezler; onalr için çözümler üreten düşünürlere (thinktank kşilere) ihtiyaçları vardır!

Türkiye'de bu durum, gittikçe daha iyi anlaşılıyor, umarım Üsküdar Belediyesinin bu konuda bazı çalışmaları vardır. Yakında bizzat gidip teftiş edeceğim!
---------------
Savaş ŞENEL: Vizyonu, Misyonu ve Değerleri
---------------
Konuyla ilgili film-kitap önerileri yapmak-almak ve yorumlarınız için:
MSN:
savassenel@hotmail.com

Etiketler: , ,

Hayata hazırlık kursları: Üniversite kulüpleri


Yaşarken öğrendiğim şeylerden birisi, hedeflerle pazarlık etmemektir. Evet, ben de her şeyin bedelini ödeyemiyorum. Ama o şeyi ucuza getirmeye veya değerini inkâr etmeye de çalışmıyorum. “Kavgada yumruk sayılmaz” sözünü çok severim. Düşünün bir dostunuzu korumak için kavga etmek zorunda kaldınız: Kavgaya, zihninizde “20 yumruktan sonra kavgayı bırakırım” diye bir düşünceyle girdiğinizde, şansınız nedir? Evet, hayat bence kavga değildir, ama bu örnekten alınacak dersler var diye düşünüyorum!

Diğer önemli bir konu da şudur: Hedefin bedeli olan çalışmalarda ana etkinlikler olduğu gibi, tamamlayıcı etkinlikler de vardır ve bunlar da ana etkinlikler kadar hayatîdir. Yabancı dil derslerimden örnek vermek gerekirse, bir ders kitabı ve bir de onu bütünleyen ek dokümanlar ve çalışmalar vardır. Ne yazık ki, birçok öğrenci, ana ders kitabını okumak, üniteleri hızlıca geçmek isterler ve ek dokümanları çalışmayı zaman kaybı olarak görürler. Hâlbuki bu ek dokumanlar, konuların zihne daha iyi yerleşmelerini sağlarlar.

Yine birçok üniversite öğrencisi, okula devam edip derslere girmeyi, hedefleri için yeterli görürler veya böyle hissederler. Okuldaki etkinliklere ve kulüp çalışmalarına katılmak vs gibi şeyler, onlara birer “yük” olarak gelir. Mesela kantinde zaman geçirmek onları rahatsız etmezken, bir etkinliğe katılmayı zaman kaybı olarak görürler. Yani, hayatın sadece bilgi değil, aynı zamanda bir deneyimleme ve uygulama süreci olduğunu göz ardı ederler. Bütün bu çalışmaların provasını üniversite denen mikro planda, daha neşeli ve daha az stresle yapmadıkları, yani bir tür aşı yapılmadıkları için, okul sonrası hayat, onlara daha sert bir şekilde toslar. Evet derslerde öğrendikleri şeyler lüzumsuz değildirler, ama sadece derslerle yetinen mezunlar, sanki sabah-akşam sürücülük kitabını okumuş, ama hiçbir zaman direksiyon başına geçip araba sürmemiş kişiler gibidirler.

Kişiyi hayata hazırlamak konusunda üniversitelerdeki ders dışı etkinlikleri ve kulüp çalışmalarını çok önemsiyorum. Ülkemizde her yıl 1 milyon kişinin 18 yaşına girdiği belirtiliyor. Genç nüfusun ve üniversite mezun sayısının bu denli yüksek olduğu bir ülkede şirketlerin, kurumların ve organizasyonların çalışanlarını bulması zor da değil ve sadece diplomaya bakmadıkları da açık. Bunca aday arasında seçim yapabilmek için, her artı özelliğin göz önüne alınacağı da aşikâr. Sözgelimi 50 kişinin işe alınacağı şirketinize 1000-2000 kişi başvurduysa, siz de adayları elemek için sebepler aramaz mıydınız? Üniversite diplomasına sahip olmakla birlikte, iletişim, liderlik veya takım çalışması becerilerini daha okuldayken geliştirmiş veya bu yönde çaba göstermiş bir mezuna öncelik vermez miydiniz?

Evet, kulüp çalışmaları, iş dünyasının veya okul dışı dünyanın tamamen aynısı değillerdir. Ama tamamen farklı da değillerdir. Bu durumu mesela Afyon Kocatepe Üniversitesi İşletme ve Ekonomi kulübünün organize ettiği çalışmalarda ve diğer öğrenci kulüplerinde gördüm. Benim de bir eğitimci olarak katılmış olduğum bu eğitim programlarını organize eden ekibin ve katılımcı öğrencilerin çok şeyler kazandıkları açık. Konuşmacıların nitelikleri, katılımcıların ciddiyeti ve sayısı, bu işin ciddî ve istikrarlı bir sürecin sonucu olduğunu gösteriyor. Bu gençlerin bir şeyler organize etme ve başarma konusunda antremanlı oldukları ve okul sonrası da birçok projeye imza atacakları veya katılımcı olacakları apaçık.

Elbette: “Dersleri ihmal edin” demiyorum, “Hayatı da öğrenin!” diyorum.

Etiketler: , , , , , , ,

22 Aralık 2009 Salı

Çekici olma çabasının kişisel imajla çatışması!


Çekici olmak ifadesini sıklıkla duyuyoruz. Çekici olmak isteyen kişilerin bu denli çok olması veya çekici olma arzusunun kişileri bu denli sarmasının sebepleri üzerinde durulabilir. Bununla birlikte ele almak istediğim konu, çekici olma çabasıyla kişisel imajın çatışabildiğini sıklıkla görüyor olmamdır.

Bir erkek olarak, özellikle kadınlar için, çekici olmanın çok da zor olmadığını düşünmüşümdür. Çünkü karşılarında kolayca “çekilebilen” bizler, yani erkekler varız. Gerçi, bir erkek için çekici olan bir kadın imajıyla, bir başkası için çekici olan kadın imajı farklı olabilir ve hatta genellikle farklıdır. Ama genel anlamda, bir kadının çekici olmayı başarabilmesi oldukça kolay gibidir.

Burada sorun, birey olarak, bütün özellikleriyle çekici olabilmekte. Yoksa ustalıkla yapılmış bir makyaj, hafif veya abartılmış bir dekolte vs. bir kadını, bir çok erkek için çekici kılabilir. Fakat “bu çekicilik, kadının kendisini gördüğü yeri ve bundan kaynaklanan imajını ne denli yansıtmaktadır?” sorusu önemli bir sorudur.

Erkek gibi kolayca dikkati dağılan ve görsel etkilere açık bir varlığın, kadının fiziksel görünüşünün etkisinden sıyrılıp gerçek kimliğini keşfetmesi ciddî ve kararlı bir çaba ister. Birçok kişi bunu başarabilir de. Fakat olduğu kişiyle, göründüğü kişi arasında büyük farklar bulunan ve bu sebepten dolayı sorun yaşayan pek çok kişiyi-kadını görüyorum.

İnsanlar, kişisel görünüşlerini yaşamak konusunda özgürlüklerini kullanmak istiyorlar. Fakat erkeklerin sıklıkla yaşadıkları bir güçlük var: Öncelikle fiziksel çekiciliğine kapıldıkları bir kadının zihinsel olarak da çok çekici olabileceğini anlamakta zorlanıyorlar.

Bu sorun sıklıkla tekrar ediyorsa, bu durum, erkeklerin bu konuda yardıma ihtiyaçları olduğu anlamını taşıyor olabilir. Kadınların bu konuda bir çaba ortaya koymaları gerekir. Bu, yazarların, iletişimcilerin veya sanatçıların taşıdığı çabadır; yani açık ve net bir şekilde anlaşılmak çabası.

Sanıyorum, daha çok fiziksel anlamda çekici olmaktan çok, bütün olarak ve kimler için çekici olmak istiyorsanız, onlar için çekici olmaya çalışmak en iyisi. Bu da, kadının zihinsel anlamda sahip olduğu eşsiz özellikleri çerçeveleyen, onun sadece fiziksel-tensel özelliklerine değil de, kadın olmanın toplamdaki ve yine eşsiz farkına dikkat çeken bir imajla olabilir.

Etiketler: , , , , , ,

Makyaj-Güzellik ve Resim-Çerçeve ilişkisi


Sanki makyaj biraz da veya aslında bazen büyük oran da resme müdahale anlamına gelmektedir. Ama şimdilik kadınların makyaj yapmalarını var olan bir güzelliği, fotoğraf veya resimdeki çerçeve gibi kullandıklarını düşünelim. Bu açında bakınca, resmin temasıyla-konusuyla ve çerçevesi arasında akla yakın ve estetik bir ilişki olmalı diye düşünürüm. Çerçevenin, temanın önüne geçtiği ve hatta onu devreden çıkardığı durumlar da oluyor. Çerçevesini çıkardığınızda resmin iyice silikleştiğini ve hatta neredeyse kaybolup-gittiğini hayal edin: Ne kadar traji-komik olurdu değil mi? Bazen makyajın bu denli abartıldığını görüyorum ve ister-istemez gülümsüyorum. Bir kadının makyajlı ve makyajsız hâlleri elbette farklıdır ve bu durum doğaldır da!

Fakat bir kadının makyajsız hâlini gördüğünüzde, yaşadığınız yabancılıktan dolayı, onunla yeniden tanışmak gereği duyuyorsanız, durum vahim demektir! Şaka bir yana, beş yaşındaki kızım da annesinden ruj ve oje istediğini düşününce, acelecilik edip, bayanların makyaja ve süslenmeye karşı ilgilerinin doğuştan geldiği sonucuna varabilirim! Belki de, kızımın annesinden veya reklamlardan etkilendiğini düşüneceksiniz, ama annesi ruj ve oje kullanmaz ve nedense kızım da her reklamını gördüğü şeyi değil de ruj ve oje istiyor!

Zaman zaman yabancı, özellikle Amerikalı misafirlerimiz olur ve onları evimizde veya İstanbul’da ağırlarız. Birlikte fotoğraflarımız da olur. Onlar, fotoğraf makinesini gördüklerinde çok güzel poz verirler. Bunun sebebini yurt dışında yaşayan bir öğrencime sordum ve şunu söyledi: “Çocukluktan itibaren fotoğraf çektirdikleri için bu konuda deneyimlidirler ve estetik pozlar vermeyi bilirler.” Sanırım makyaj ve kişisel bakım da böyle bir şey. Her iki konu da deneyim ve konuya has bir eğitim gerektiriyor diye düşünüyorum!

Galiba doğru düşünüyorum!

----------------
Savaş ŞENEL: Vizyonu, Misyonu ve Değerleri
---------------
Konuyla ilgili film-kitap önerileri yapmak-almak ve yorumlarınız için:
MSN:
savassenel@hotmail.com
savassenel@savassenel.com
Skype: savas.senel
twitter: savassenel
------------


Etiketler: ,

Parfüm kullanmak ciddi bir iştir!


Çocukluğumdan beri parfümleri ve güzel kokuları karşı bir ilgim vardır. .Özellikle lise yıllarımda parfüm kullanmaya başlamıştım. O dönemlerde Brüt, Paco, T3, Old Spice, Pino gibi markalar dikkatimi çekmişti ve bunları kullanıyordum. Şu sıralarda da o markaları veya benzer kokuları kullandığım oluyor ve geçmiş günleri hatırlıyorum. Eskiden kullanmış olduğumuz bir parfümü kokladığımızda veya geçmişten gelen bir kokuyu aldığımızda, yoğun bir çağrışım yağmuruna maruz kaldığımızın sizler de farkına varmışsınızdır. Koku, çağrışıma en fazla açık unsurmuş. Bu sıralar yine parfüm konusuna özellikle eğilmek istiyorum. Son zamanlarda “Anticipate” adlı ve “Kâbe Samanı” adı verilen bir bitkiden yapılan bir parfüm ilgimi çekiyor. Tam bir eğitimci parfümü olduğunu söyleyebilirim

Parfüm konusuyla bir uzman gibi doğrudan ilgilenmesem de, konuyla ilgili yazılar veya reklamlar ilgimi çekerler. Bu konuda bazı tespitlerim de var: Sözgelimi, eski dönemlerde, hem Fransa’da hem de İstanbul’da parfüm kavramının gelişmiş olduğunu, ama Fransız parfümlerinin “örtücü”, İstanbul parfümlerinin ise “eşlik edici” olduklarını düşünürüm. Fransız parfümleri, suyla barışık olmayan bedenlerin doğal olarak saldıkları kokuları “örtmeleri-kapatmaları”, İstanbul parfümleri veya kokuları da, suyla barışık bedenlere, “eşlik etmeleri” düşüncesiyle üretilmişlerdir. Hayat ilginçtir: Birbirine benzer görünen eylemlerin nitelikleri ve amaçları farklı olabiliyor!

Bence kullandığımız parfümler, kişisel imajın birer parçasıdırlar. Görünüşe ne kadar dikkat ediliyorsa, parfüm seçimine de o kadar dikkat edilmesi gerektiğini düşünüyorum. Çünkü daha önce de belirttiğim gibi, sadece kokunun kendisini değil, uyandırdığı çağrışımlar ve özellikle çevrenizdeki kişilere hatırlattıkları da çok önemlidir. Sizin, kullanmakta olduğunuz parfümün çevrinizdeki kişilerin geçmişleriyle veya hatıralarıyla nasıl bir ilişkisi olduğunu bilmeniz mümkün olmayabilir. Ama bazı şeylere dikkat etmeniz mümkündür; söz gelimi, bir eğitimciyseniz, gece hayatına uygun, keskin ve dikkat çekici bir parfüm yerine, daha yumuşak ve belli-belirsiz notalar içeren bir parfüm kullanmanız daha uygun olabilir.
Bir çok konuda olduğu gibi, bu konuda da en önemli unsur, parfümü tasarlayan kişi veya kişilerin amaçlarıdır. Kullanıcı, aslında tasarımcının vitrinidir. Tasarımcının amacına paralel bir amacınız varsa ve bu amaç sizin seçiminizse, sonuçlarını istiyor veya göze alıyorsunuz demektir. Ama bir parfümü, tasarımcının neyi amaçladığını bilmeksizin veya göz ardı ederek kullanmaya kalkarsanız, sonuçları sizi şaşırtabilir veya üzebilir.

Parfüm ucuz kaçılabilecek bir aksesuar değildir. Giydiğiniz gömlek, çorap veya bunlara benzer şeyler ucuz olabilirler. Bu çevreyi rahatsız etmeyebilir. Ama ucuz ve kalitesiz parfüm çevreye rahatsızlık verebilir. Ben, bu yüzden toplu taşıma araçlarında birkaç kez sıkıntı yaşadığımı hatırlıyorum. Burnuma gelen ucuz ve parafini bol parfümler sebebiyle mide bulantısı yaşamıştım. O zaman, ucuz ve kalitesiz parfüm kullanmaktansa, kaliteli bir sabun kullanmanın, o sabunun bıraktığı hoş kokuyla yetinmenin daha mantıklı olduğunu düşünmüştüm ve hâlâ da öyle düşünüyorum. Çok kaliteli bir parfüm de, sizin kendi kokunuzla birleştiğinde güzel olmayan bir bileşim ortaya çıkabilir. İnsanlar için de bu geçerlidir: Bazen iki iyi insan, kötü bir birliktelik yaşayabilirler!.

Patrick Suskin’in “Koku” adlı romanını tavsiye ederim. Parfümler ve kokularla ilgileniyorsanız, bu kitap ilginizi çekecektir. Al Pacino’nun baş rolünü oynadığı “Scent” “Koku” adli filmi de önerebilirim.
----------------
Savaş ŞENEL: Vizyonu, Misyonu ve Değerleri
---------------
Konuyla ilgili film-kitap önerileri yapmak-almak ve yorumlarınız için:
MSN: savassenel@hotmail.com

savassenel@savassenel.com
Skype: savas.senel
Twitter: savassenel
------------

Etiketler: ,

14 Ekim 2009 Çarşamba

Kıskanmayı Sevmiyorum; Gıpta Etmek Daha Güzel


Kıskanmanın getirdiği ruh hâlini bir lise öğrencisiyken tanımıştım. Bana bu kadar acı veren, bu denli incitici ve bu kadar itici bir duyguyu daha tanımadım!

Benim yanımda olmadığı için, bir başkasının mutluluğunu kıskanıyordum! Ve bu durumda olmak, beni ayrıca incitiyordu!

Gençliğe yeni ayak basmıştım ve aldığım ilk derslerden birisi, bir insanı veya sizde olmayan bir vasfı kıskanıyor olmanın insana nasıl sefil bir duygu yaşatabildiği olmuştur.

Herhangi bir sebepten dolayı üzgünken, okuyabiliyor, yazabiliyor veya sosyalleşebiliyordum. Ama kıskançlık duygusunun yüreğimi “parçaladığını” hissederken, sadece onun sesini dinleyebiliyordum; başka bir şey yapmama imkân yoktu!

İşin garibi, bir şeyi veya bir insanı “eksilterek” unutma yoluna da gidemiyordum. Başkalarının yanında yaşadığı mutluluğunu kıskanmış olduğum kişinin aslında onca üzüntüyü veya benim sevgimi hak etmemiş olduğunu görmek de beni üzüyordu! Anlayacağınız başım ciddi olarak dertteydi!

Ondan sonra bir karar aldım! Bir şekilde yanımda olamayacak ve dolayısıyla kıskanmak durumunda olacağım hiçbir insanı “aşkla” sevmeyecektim! Sadece gıpta edecektim! Hele, beni kıskandırmaya çalışarak ilgimi çekmek isteyenler, hayatımdan “otomatik” olarak silindiler! Arkadaşım da olamadılar! Beni önemsedikleri ve dikkatimi çekmek istedikleri için bile olsa, böylesine inciten duyguyu bana reva gören birisi arkadaşım da olamazdı!

Karşıma çıkan herhangi bir insanın vasıflarını kıskanmamak için de, kendi yolumu ve neleri iyi yapabileceğimi düşündüm. Başka bir deyişle, kendimi gerçekleyebileceğim alanlar buldum. Olur da içimde bir kıskançlık kırıntısı hissedersem, hemen kendimi bu alanlara verip, dikkatimi dağıtacaktım; bu itici duyguyu yok edecek veya onun gıptaya dönüşmesini sağlayacaktım!

Artık hiç kimseyi kıskanmıyorum. Çünkü başkalarından kıskanabileceğim şekilde ve yoğunlukta sevdiğim kişiler, şükür ki, yanımdalar ve beni ateşle de imtihan etmiyorlar! Ve kendimi gerçeklediğim alanlar var!

Ama sevmeyi ve gıpta etmeyi seviyorum. Gıpta etmek, bir insanın sahip olduklarını ona yakıştırarak ve onun adına sevinerek takdir etmektir. “Keşke ben de bu vasfa sahip olsam” demektir!

Sevdiğim ve kendilerine gıpta ettiğim arkadaşlarım, öğrencilerim, okurlarım veya tanıdıklarım çoktur. Onlardan yeni şeyler öğrenirim ve onları açıkça takdir ederim.

Kıskanırken, takdir etmek ve paylaşmak mümkün değildir! Ama gıpta etmek, size enerji verir, paylaşabilmenizi, mutevazı olmanızı ve gelişmenizi sağlar. Sözgelimi, çocukların neşesine, bir yetişkinin sıra dışı veya bende olmayan özelliklerine gıpta ederim. Bu şekilde, bir çocuktan da bir yetişkinden de çok şey öğrenebilirsiniz.

Sevdiğiniz bazı kişileri kıskanmanın hakkınız olduğunu bilmekle birlikte, onlardan sizi bu duyguyla yüzleştirmemelerini rica edin, başka insanlardaki iyi vasıflara gıpta etmeye alışın ve kendinizi "kıskançlık" denen bu incitici duygudan uzak tutun derim!
-----------
Savaş ŞENEL: Vizyonu, Misyonu ve Değerleri
------------
savassenel@savassenel.com
savassenel@hotmail.com
Skype: savas.senel


Etiketler: , ,

30 Eylül 2009 Çarşamba

Her Zaman Yazamıyorum... Ne Gelir Elden?

video

Suskun kaldığım zamanlarda okurlarım: “Yeni yazılar yok mu” diye soruyorlar. Ben de suçluluk duygusuyla karışık bir mahcubiyet hâli içinde: “Şimdilik yok” diyorum.


Yazmak, bütünüyle benim elimde olan bir şey değil. Yani bazen istesem de yazamıyorum.

Yazmayı tatsız bulduğum zamanlar da oluyor. O zamanlar kenara çekilip kendimi dinliyor, bir şeyler okuyor veya ilgimi çeken filmleri seyrediyorum.

Bazen, peşimde dolaşan bir hüznü yaşayıp-bitirmem, eğer bütün bütün kaybolmayacaksa, onu, beni artık üzemeyeceği bir şekilde kanıksamam gerekiyor. Dolayısıyla, beni sessizce teslim alıp kendisi yorulana değin veya artık ben acı duymaz bir hâle gelene kadar, beni hırpalamasına izin veriyorum. Böylesi dönemlerde de yazamıyorum.

Bazı zamanlarda da yapmak istediğim şeylerle ilgili çalışmalarım ve bunlarla ilgili görüşmelerim oluyor. O aralarda, sadece yazı konuları biriktiriyorum

Bazen de, yazmanın beni çokça yorduğunu hissettiğim oluyor. Çünkü yazma alışkanlığı, insanda farklı bir duyarlık geliştiriyor. Basit görünen şeylerde derin sevinçler veya derin hüzünler görebiliyorsunuz. Bir ara, sadece görüntüyle yetinebildiğiniz veya bazı şeyleri görmeden yaşayıp-gitmiş olduğum zamanları özlüyorsunuz.

Yazmak istediklerimle yazmam gerektiğini düşündüğüm şeylerin örtüşmediği dönemler de oluyor. Ben: "Güzel şeyler yazayım" derken, içimden bir öfke dalgası yükseliyor. Belki de o öfke dalgasının sebeplerini de okuyucuyla paylaşmam gerekiyor. Ama ben yapamıyorum, çünkü ne okurum ne de ben buna alışığız. Bu türlü dönemlerde susup öfke dalgasının bir sonraki ziyaretine değin ortadan kaybolmasını bekliyorum ve yazmıyorum.

Anlayacağınız, suskunluğumun çeşitli sebepleri olabiliyor.

Ama bu suskunluklar çok uzun sürmüyor.

Önünde-sonunda bir şeyler yanıma gelip: “Yeter artık, beni yaz” diyor…

Ve ben yeniden yazmaya başlıyorum…
----------------
Savaş ŞENEL: Vizyonu, Misyonu ve Değerleri
---------------
Konuyla İlgili diğer yazılar, öneriler: Görmek istediğiniz linkin adını tıklayınız:
Yazmak Yürümeye Benzer; Herkes Yürür Ama…
-----------
Konuyla ilgili film-kitap önerileri yapmak-almak ve yorumlarınız için:
MSN: savassenel@hotmail.com
savassenel@savassenel.com
Skype: savas.senel
--------------------------

Etiketler: ,

blogger visitor